11 Ağustos 2014 Pazartesi

Çok sıcaktı o gün. Klimalı odaya kamp kurmuştum. Sıkılmışlığın üzerine sıcak da eklenince duvarlarla iletişime geçmiştim artık. Akşama kadar oturdum. Akşam bir arkadaşım aradı, “Dışarı çıkıyoruz gelsene sen de işin yoksa” dedi. Birkaç saniyelik beyin fırtınası yaptım. Nasıl etsem de arabası olup olmadığını sorsam diye düşündüm. Gitmeyi önerdiği yer eve hayli uzaktı. Bu sıcakta ne otobüse binebilir ne de yürüyebilirdim. Prensip olarak arabası olmayan arkadaşlarımın çağırdığı yerlere gitmiyorum. Kem küm etmeye başlamıştım ki “Ben şimdi Buğra’yı almaya gidiyorum, hazırlan seni de alacağım” dedi. İyi de oldu bunu demesi. En azından arabası olduğunu anlamıştım. Hazırlandım, indim aşağı. Murphy’yi kandırmayı düşündüm önce. Bi sigara yakarsam hemen gelirler dedim. Ama gerek kalmadı. Çok beklemeden geldiler. Arabaya bindik. Kısa bi selamlaşmadan sonra kimlerin geleceğini, ne yapacağımızı sordum nihayet. Kalabalık olacağımızı anladıktan sonra biraz pişman da oldum. Kalabalık yerlerde rahat hissetmiyorum kendimi. Hele ki yeni tanışacağım insanları düşündükçe sanki etimden et kopartıyorlar, gözlerime kalem sokuyorlar. Nihayet vardık gideceğimiz yere. İçeri girmemle enine boyuna uzun bir masa görmem bir oldu. Sanki o gece gideceğimiz yere başkasının gelmesini istemiyormuş gibi birleştirmişler masaları. Masanın iki ucunda oturan iki kişinin konuşması söz konusu dahi olamazdı. Bu yüzden hoşlanmıyorum kalabalık dışarı çıkmayı. İki yanına oturan o şanssız kişilerle konuşmak hatta konuşurken eğleniyormuş rolü yapmakla yükümlüydün. Saatler süren bir işkence. 
Her şeye rağmen arkadaşlarımı kırmamak için oturdum masada bir yere Allahtan yanıma sevdiğim iki arkadaş oturdu da günü kurtardığımı düşündüm. Garson geldi, biraları söyledik, biralar geldi, içtik, ikincileri söyledik. Masadakilerle tanıştım yavaş yavaş. Sesimi duyurabildiğim yerlere kadar insanlarla konuştum. Yavaştan sıkılmaya başlamıştım. Yanımdaki arkadaşlar sessizliğimden sıkılıp başka birileriyle ilgilenmeye başladılar çok geçmeden. Masayı izliyordum. İnsanların nasıl eğlendiklerini, nasıl eğleniyormuş gibi yaptıklarını. Cep telefonlarının hayatlarımızı nasıl ele geçirdiklerini fark ettim. Durmadan flaşlar patlıyordu. Fotoğraflar ışık hızıyla Facebook’a, Instagram’a yükleniyor, Check-in’ler yapılıyor, Twitter’a gönderiliyor, fütursuzca takipçilere nispet yapılıyordu. İstek şarkılar çalınmaya başlanınca oynamaya kalkan insanlardan masa boşalmıştı biraz. Üç kız vardı masanın bir köşesinde. Hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. İkisini tanıyordum eskiden. Hep konuşurlardı. Tüm dünyanın dedikodusunu yapabilirlerdi. Bir araya geldiklerinde dedikodunun havadaki yoğunluğunu hissedebilirdiniz. Diğerini tanımıyordum. Adı Derya’ymış ama. Arkadaşlarımın birinin kuzeniymiş. O da katılıyordu konuşmaya. Benim arkadaşlarım hızlarını alamayıp olayları tarafsız olacağını düşündükleri Derya’ya anlatıyorlardı. Derya da bir oturum yönetiyor edasıyla yorum yapıyordu anlatılanlara. Benim sıramda oturan iki arkadaşım vardı. Tanıdığım günden beri parmaklarını şıklattıklarını bile görmediğim ağır abiydi onlar. Oynamazlardı. Zaten bu ortamlar da onlara tersti, sadece arkadaşlarını kırmamak için bir de kızları kesmek için katılırlardı böyle toplantılara. Büyük masanın köşesinde oturuyordum ben. Bulunduğumuz yerin tam köşesine denk geliyordu. Tüm masayı ve pisti görebildiğim bir yerdi. İnsanlarla konuşmayı sevmem pek ama izlemeyi severim. Orayı o yüzden seçmiştim. Benim kaşı köşemde, piste arkasını dönmüş bir kız oturuyordu. Uzak olduğumuzdan tanışamamıştım onunla. Kimin arkadaşı olduğunu bilmiyordum. Sadece, saçları çok güzeldi. Uzun, dalgalı, siyah saçları vardı. Henüz ilk birasında diye tahmin ediyordum. Arada telefonuna bakıyordu. Saate mi bakıyor yoksa mesaj mı bekliyor diye düşünmeye başladım. Onu izlerken birden kafasını kaldırdı. Göz göze gelince ne yapacağımı şaşırdım. Gülümsedim ve bira şişesinin altını biraz havaya kaldırıp başımı eğerek selam verdim. Aynı hareketle karşılık görünce mutlu oldum. Benim gibi ortamdan sıkılan birinin olduğunu bilmek, bu ağırlığı paylaşmak güzeldi. Şişede kalan birayı tek seferde için kalktım oturduğum yerden. Biranın herkeste olduğu gibi bende de etkisi tuvaletti. Tuvalete gittim, dışarı çıktım, bir süre nefes alıp içeri girdim. Bara yürüyüp iki bira aldım ve masaya yaklaştım. Karşı köşemde oturan uzun dalgalı siyah saçlı kızın yanına oturdum. İçtiği bira şişesinin üzerindeki buğunun su damlalarına dönüşüp yok olduklarını görünce ona da yeni bira almıştım. “Merhabalar, tanışamadık seninle, masa bu kadar büyük olunca herkesle tanışmak çok zor” dedim. Gülümsedi. “Adım Sezen” dedi. Gülümsedim. “Sezen Aksu değil mi? Alıştım artık buna. Adımı duyan herkes önce Sezen Aksu’yu düşünüyor” dedi. Ona gülmemiştim aslında. Sezen Aksu hayatıma yeni girmemişti ama biri sayesinde girmişti. Hem çok güzel hem de çok kötü hissettirmişti Sezen Aksu bana. Hem okşayıp hem de acımadan vurmuştu suratıma çoğu zaman. İsim konusu geçince konuşmaya başladık. Pelin’in arkadaşıymış. Pelin’in bizden başka arkadaşı olduğunu hiç düşünmemiştim. Pelin sanki sadece bizimle konuşuyordu. Hatta Pelin’i sadece biz görüyorduk gibi hissediyordum. Müziğin sesi açıldıkça açıldı. Birbirimizin kulağına eğilip konuşmaya başladık. Birayı çok sevmediğini ama böyle yerlerde meyve suyu içen insanlardan da olmadığını söyledi. O da sinir oluyormuş o insanlara. Böyle yerlere gelip de meyve suyu içmek de ne demekti? Alkollü bir yere arkadaşlarıyla gelip meyve suyu içen insan, kütüphanede müzik açan insanla aynı sinirbozuculuğa sahipti benim için. Sigara içmek istiyordum ama tereddütüm vardı biraz. Sigaradan hoşlanmıyor olabilirdi. Hatta nefret ediyor da olabilirdi. Risk almam gerekiyordu. Camel White’ı çıkartıp masaya koydum. Birkaç saniyelik heyecanlı bekleyişim saatler gibi gelmişti. Paketi gördü ve “Camel White’ı nereden buldun ya? Fiyatı düştüğünden midir nedir hiçbir yerde bulamıyorum ben’” dedi heyecanla. Rahatlamıştım. Sigara kullanıyor olması güzeldi. Dışarı çıkmayı teklif ettim. Ortamda sigara dumanı o kadar fazlaydı ki, insanlar dışarı çıktıklarında kül tablasıyla sevişmiş gibi koku yayacaklardı. Kızlar eve gider gitmez saçlarını yıkayacaklardı. Biralarımızı alıp dışarı çıktık. Sigara uzattım, sonra çakmağı çakıp sigarasına uzattım. Sigaramın yakılmasını hiç sevmem ama karşımdakinin sigarasını yakmayı çok severim. Teşekkür etti. Konuşmaya başladık. Pelin’den konuştuk biraz. Pelin şunu yapıyormuş, Pelin bunu yapıyormuş, aa ben Pelin’i çok severmişim ya, evet Pelin iyiymiş o da severmiş. Konuşma Pelin’den sonra tıkanmıştı. Pelin’in olduğu her yer tıkanmaya mahkumdu zaten. Bir şeyler mırıldanıyordu kendi kendine. Yüzünün şekli değişiyordu. İşaret parmağıyla şişenin ağzına dokunuyordu o arada. Ne mırıldandığını sordum. Bi içeride çalan şarkının başka bi şarkıya benzediğini söyledi. Nakaratın ilk kısmı ona bi şarkıyı hatırlatıyormuş. Durdum, dinledim ve söyledim. Şimdi hatırlamıyorum hangi şarkının neresi olduğunu ama o an çok mutlu olmuştu. Bu kadar mutlu olacağını düşünmemiştim. Teşekkür ederken dirseğime dokundu ve gülümsedi. Yüzüne bakmaktan alamamıştım kendimi. Dünyanın en güzel gülen insanı oydu o an. Dünyanın en güzel uzun dalgalı siyah saçlarına sahipti ve çok güzel gülüyordu. Güşünü bi süre izledikten sonra bir şeyler söylemem gerektiğini hatırladım. Müzikten girdim konuşmaya. Genel olarak aynı şeyleri dinlediğimizi fark ettik. Sezen Aksu’dan pek hoşlanmıyordu ama. Birkaç şarkısını söyledim. Birkaç şey anlattım. Sezen'in benim için en önemli şarkısından bahsettim.  Cemal’in şiirinden.. İlk kez nerede ve nasıl dinlediğimi söyledim. Şarkıyı bizzat yaşadığımdan bahsettim. Ay ışığında otururken beni Sezen Aksu'yla tanıştıran o'nun bileğinden nasıl öptüğümden bahsettim. Ona Üsküdar'dan, Çamlıca'dan bahsettim. Yeni tanıştığın bir kıza eski sevgilinden bahsetmek öküzlüktü ama tutamadım kendimi. Sezen Aksu deyince aklıma gelen tek kişiden bahsetmezsem ayıp edermişim gibiydi. Geçmişime, kendime, ona ve Çamlıca'ya ayıp edermişim gibiydi. Soğumadı benden, eve gidince ilk iş olarak dinleyeceğini söyledi. Sezen'den konuşurken maziye gittim biraz.  Büyük bir yudum aldım biradan, girmeden bi sigara daha içeceğimi söyledim.O yakmadı, ben yaktım. Ben sigara içerken bir şeyler anlattı. Eğer konuşmasaydı o an bozacaktım psikolojimi. Muhtemelen önümde bira şişesi, elimde sigara masaya bakacaktım gecenin geri kalanında. Ama öyle olmadı. İçeri girdik. İnsanlar masaya dönmüştü, Pelin’in yanındaki sandalyelere oturduk. Biraz Pelin’le konuştuk. Buğra ve Kaan’ın uzaktan bana bakıp kaşlarıyla anlamsız hareketler yaptıklarını fark ettim. Sezen’i işaret ediyorlardı. Gizliden orta parmağımı gösterip onlara bakmayı bıraktım. Tekrar Sezen’le kulaktan kulağa konuşmaya başladık. Kulağına her eğildiğimde ortamdaki ağır sigara kokusu gidiyor parfüm kokusu geliyordu. O kadar yavaş ve düşünerek konuştum ki, gerizekalı olduğumu düşünmüş olabilir bi’ ara. Ama parfümden kendimi alamıyordum. Dünyanın en güzel uzun dalgalı siyah saçlarına sahip, dünyanın en güzel gülen kızı aynı zamanda dünyanın en güzel kokan kızıydı. Konuşurken “Bir daha İstanbul’a geldiğinde haber ver” dedi. O cümle beynimde birkaç kez yankılandı. Derin bir kuyunun içinde buldum kendimi o an. Ay tüm cömertliğiyle dünyayı aydınlatırken ben o kuyuda karınlığa hapsolmuştum. Bir şeyler yankılanıyordu durmadan. Ses alçalarak geliyordu bana. Tüm o ses karmaşasının içinden seçebildiğim tek cümle oydu. İyice battım dibe. Bir kuyunun dibindeydim ve çamura saplanmıştım.Hayat bu kadar acımasız olamazdı bana karşı. İstanbul'da o kadar anım varken, İstanbul'da O varken Sezen'in de İstanbul'da yaşıyor olması dünyanın, hatta tüm gezengenlerin, güneş sisteminin bana bir oyunu olmalıydı.  Bira şişesinin içine girseydim de üzerime izmarit atsalardı diye düşündüm. İstanbul üzerime kabus gibi çökmüştü adeta. Eski sevgilimden ayrıldığımdan beri gitmemiştim İstanbul’a. Orası onun şehriydi. O İstanbul’du. Başka kimse olamazdı. İstanbul’da yaşadığımız her şey bir bir geldi aklıma. Sonra hepsi bir olup sol gözümün üstüne bir ağrı olarak saplandı. Yaşadığımız tüm güzel şeyler ve onları ikiye katlayacak kötü şeyler başımda somutlaşmıştı. Şakaklarıma bastırdım biraz. Ağrı geçsin diye. Geçmedi. O an cevap vermediğimi fark ettim. Sezen yüzüme bakıyordu. Yüzümdeki ifade değişimlerini anlamaya çalışıyordu muhtemelen. Ama anlayamazdı. Tüm o ifadeleri ben görsem ben de anlayamazdım. “Geldiğimde mutlaka haber veririm” diyip güldüm. Sinirlerim bozulmuştu. Sezen’le çok iyi anlaştığımı, onun çok güzel olduğunu, onun da benden çok hoşlandığını düşünüp ikimizin için bir şeyler yazmaya başlamışken, İstanbullu olduğunu öğrenmem, gecenin karanlığında denizde olmak gibiydi. Ya yüzüp kaybolacak sonra boğulacaktım, ya da dönüp karaya ulaşmaya çalışacaktım. Dönmeyi seçtim. Aynı şeyi tekrar yaşayamazdım. . Adının Sezen olduğunu öğrendiğim an melankoliğe bağlayıp yerime geçmediğime pişman oldum. Sigara yaktım. Dumanın ağırlaşıp odayı ele geçirmesini umursamadan, kimin rahatsız oalcağını, kimin suratına üfleyeceğimi umursamadan sigara yaktım. Biranın son yudumunu da içip oturduğum yerden kalktım arkadaşlarımı bahane edip. Arkadaşlarımın yanına gidip eve gideceğimi söyledim. Sezen ve Pelin’in yanına geldim tekrar. Muhtemelen benden bahsediyorlardı. Pelin’in gülüşünden bunu anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktu. Sezen’e numaramı verip masadaki herkese sesimi duyurmak için bağırarak veda edip dışarı çıktım. Kapıda bekleyen taksilerden birine bindim. Henüz bir yer söylememiştim ama hareket ettik. Gideceğimiz yeri söyledim. Camdan dışarı bakarken kulaklığımı takıp o şarkıyı açtım. Cemal'in şiirini bir kez daha dinledim. Sezen Aksu bana eski sevgilimi hatırlatırken bir yandan da Sezen’i hatırlatıyordu. Bu neydi tam olarak bilmiyorum ama yukarıdan izliyorsa birisi, çok eğlenmişti.  Şarkı bitti, kulaklığı çıkarttım. Taksicinin dikizden bakışlarını umursamadan eve gidene kadar her şeye, herkese inat katıla katıla güldüm. İstanbul'a güldüm, o şarkıdaki her notaya tek tek güldüm. En çok da kendime güldüm.

17 Aralık 2013 Salı

Coldplay - The Scientist


Well, here we are, in the middle of the winter. there is snow everywhere, A cold wind caress our faces, it’s impossible to go out without berets, shawls and gloves. While walking in streets full of snows and feeling warm inside, there is only one voice to hear on headphones, Coldplay. The great vocal and music, helps us feel the winter and the melancholy on air. 
There are such songs, they never get old even though being listened so much and so often. This song, The Scientist, is one of those songs. I’ve been listening this song for years, every winter, for thousands of time, still feeling the same as I listened for the very first time. 
The funny thing in this song, in lyrics, there is a sentence “You don’t know how lovely you are” but, my sweet lover knows. Whenever I mention it, I got an answer like “I know”. That’s funny and very loveable. 
It’s not snowing now. I didn’t have a chance to listen the song while it’s snowing. This is my second year that I’m living my favourite season, winter, with snow. I can’t wait the next time it snows and listen this song while watching the beauty of the nature.

16 Ekim 2013 Çarşamba

Anlamadığım şey şu ki, yabancı şarkıcı / grupların Jesus hakkında zilyon tane şarkı yapmış olması ve herkesin bunu dinlemesi mi doğal olan, yoksa bizde Muhammed'le ilgili şarkı olmaması ve olsa da insanların bunu dinlemeyecek olması mı doğal olan?
Burada, hani lisede, ortaokulda size "İngilizce şarkı neden dinliyorsun? Adam ne diyor anlıyor musun?" dedikleri zamana dönmemiz gerek. Biraz önce "Jesus" isimli bir şarkı dinledim. Müziği çok güzeldi, sözlerin de genelini anladım ama yine de internetten baktım. Şarkıda benim bilmediğim bir sürü hristiyan şeylerinden bahsediyor. Bunu dinleyen binlerce Avrupalı hristiyan var. Müslümanlar da vardır elbet. Hatta İngilizceye hakim olmayan ve benim gibi sözleri merak edip bakmayan bir çok insan dinleyecek. (O lisedeki ortaokuldaki arkadaşlarınızın selamı var size) Ama söylemek istediğim şu: Onlar kendi dinleri ve peygamberleriyle bu kadar barışıkken, şarkıda ona hitap ederek konuşabiliyorken, biz neden "Muhammed" demeye bile çekiniyoruz? Muhammed ile ilgili şarkı yok benim bildiğim kadarıyla. (İlahiler konumuzun dışıdır) Olsa bile bunu dinleyebilir miyiz bilmiyorum. Birkaç kişi dinlerse dinler, onlar da gizli gizli. 
Her müslümanın gerici ve yobaz olduğu düşüncesini, aciz beyinlerinize kim koyduysa, buna inanmamak sizin elinizdeydi. Her şey için çok geç değil elbet, ama sizin kendi yanlışınızı kabul edebileceğinizi pek sanmıyorum.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Yalnızlık soyut değil, somut bir şeydir. Yalnızlık, bir insanın başkalarıyla arasına koyduğu boşluktur. Yalnızlık, insanın diğerlerinden uzak durmasıdır. Yalnızlık ağızdan çıkmayan onca söze rağmen, beyne akın eden binlerce düşüncedir. Yalnızlık bir kafeye gidip, tek başına; etrafı, etraftaki birlikte oturan insanları izleyerek yemek yemektir. Yalnızlık, sigara içerken izmarite uzun uzun bakmaktır.  

Herkesin çevresinde yalnız insanlar vardır. Bir bakın. Sınıfa gelip tek kelime etmeden, telefonuna bile bakmadan, en arka sırada dersi dinleyip, not alıp, dersin bitimiyle birlikte sınıfı ilk terkeden insana bakın. Çıkmak istediği kapıda duran insanlara tek kelime etmeden, nefesini tutup, yanlarından süzülerek geçen insanlara bakın. Yalnızlık, bir insanın otobüsteki diğer insanlardan uzak durması demektir.  Yalnızlık, insanın etrafında, görünmeyen bir küredir. Ne kadar acı çekmişse, ne kadar ihanete uğramışsa, umudunu ne kadar kaybetmişse o kadar büyüktür o küre. O kadar uzak durur insanlardan.  

Yalnızlık soyut değil, somut bir kavramdır.

4 Ekim 2013 Cuma

Nereye gideceğimi bilmiyorum. Büyük kalabalığın içinde, küçücük bir yalnızım. Hangi yol nereye çıkıyor unuttum. Taksiler boş geçiyor, binemiyorum. Hiçbiri götürmeyecek beni, ait olduğum yere. 
Eksiğim yine. Her zamankinden daha eksik bu sefer. Biraz daha yalnız. Biraz daha koyu rengim. 
Hayat damarlarımdan biri koptu sanki. Kalbim olabildiğince yavaşladı. Sakat bir dilenci hızında atıyor; yavaş yavaş, sürünerek. Ne olduğunu kimse bilmiyor, görmedi, inanmadı.

Şimdi ben, parlak bir gökyüzünde, bembeyaz bulutların arasında tek başına siyah bir bulut. Yağmur taşıyorum içimde. Rotası olmayan bir rüzgarla ilerliyorum belli belirsiz. Bir varım, bir yok. Güneşi alınca arkama, güzel bir manzara bakanlar için. Elleriyle kapatmıyorlar artık gözlerini. İçimdeki acı, onlar için doğal bir gölgelik. Henüz karar vermedi rüzgar, nerede duracağıma. Taşıdığım yağmuru nereye bırakacağıma karar vermedi. Damlalarla hangi yolları ıslatıp hangi duvarları yıkacağım hala meçhul. 

Benim acım herkese yetecek.
Küçük siyah bir yağmur bulutuyum bugün. Sürüklenerek tüm şehirleri gezeceğim. Tüm arnavut kaldırımları ıslanacak gözyaşlarımla. Islanmayan bir tek kaldırım taşı dahi kalmayana kadar durmayacak gözyaşlarım. Elbet güneş açacak her geçtiğim sokakta. Islak kaldırımlar kuruyacak, yağmur kokusu iyi gelecek herkese. En son damla düşünce yeryüzüne, ben yine beyaz bir bulut olacağım. 

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Yaklaşık 5 yıl önce, neyim vardı hatırlamıyorum, tek başıma yürüyordum. Sinemanın önünden geçerken afişlere baktığımda görmüştüm filmi.Saniyelik bir kararla bilet alıp girdim ilk seansa. Tek başına izlemenin tehlikeli olacağı bir film. Yalnız kalıp düşünme, kendi hayatını izleme fırsatı gibiydi belki de.

Biraz önce tekrar izledim bu filmi. Yine ani bir kararla. İlk izlememin üzerinden geçen 5 yılda çok kez izledim. Çok kez kendimi buldum, çok kez hayatımın merkezine koydum bu filmi. Çok kez alıntı yaptım, çok kez andım, çok kez hüzünlendim müziklerinde. Hayatımda ilk kez kendi isteğimle şarap almıştım bir gün, ilk kez içtiğim şaraba yakıştırmıştım bu filmi. Ama bu defa, beklediğim gibi olmadı. Bu defa dudağımın kenarında minik bir gülümseme bırakmadı. Bu film ilk kez bu kadar acıttı.

Defalarca izleyip kendimi bulduğum bu film ilk kez korkuttu beni. Dizlerimi göğüsüme çekip izledim, öylesine korktum kendimde. Bu kadar korkunç bir adam mıydım? Gerçekten bu kadar olabilir miydim? Hayatımda süre gelen olayların bu filmde 5 yıl önce çekilmiş olması, benzer karakterlerin bu denli düzensiz yerleştirilmiş olması mümkün müydü?

İlk defa ağırlaştı gözyaşlarım izlerken. İlk defa böyle oldum. İlk defa yarım bıraktım filmi kendi isteğimle. Kendime adadığım bu filmi yarım bıraktım. Sonundan korktum. Sonunu kendime yakıştırmaktan korktum.

Birkaç damla yaş süzüldü gözlerimden. Kapattıktan sonra ekrana bakakaldım, dizlerimi tutuyordum hala. gözlerimi kaçırdım. Biliyordum sonunu, kahretsin ki ezbere biliyordum.

Acı her zaman acı değildir ama. Acı yaşadığını hissettirir insana, hissettirirmiş. Acı, farkındalığı arttırıp bilinçlendirirmiş insanı.

Bu filmi bu aralar izleme kararı almam belki de hayatımda aldığım en güzel karar oldu. İçine girdiğim süreçte nasıl bir insan olduğumu hatırlattı. Ne yapacağım konusunda değil de, ne yapmayacağım konusunda yardımcı oldu. Sanki ilahi bir güç, umarsız bir hatadan döndürmek için bir şeyler gösterdi bana. Sanki o ilahi güç nasıl bir adam olduğumu hatırlamam için bu filmi karşıma çıkartıp kendimi izletti bana.

Güzel şeyler oluyor, daha güzel şeyler olacak.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Ben sana aşık değilim, sadece seni yanımda istiyorum. 
Sana aşık değilim, sadece sesini duymak istiyorum
Dünyadaki tüm sesleri susturup sadece seni duymak istiyorum.

Sana aşık değilim, sadece, gözlerine bakmak istiyorum. 
Sen bana bakmasan da gözlerini görebilmek.

Sana aşık değilim, hayır, değilim
Sadece ellerini tutabilmek istiyorum.

Sana aşık değilim, rakı içerken sen varsın aklımda, hepsi bu. 
Ne zaman açsam radyoyu aklıma geliyorsun,
Hoş, akılmdan hiç çıkmıyorsun. 
Aşk değil bu, o kadar basit değil.
Kadehimi seninle paylaşmak istiyorum. 
Çaresiz kaldığımda omuzlarımdan tutup yanımda olduğunu söylemeni istiyorum. 

Sana aşık değilim, sadece
Gördüğüm her gri renkte,
Baktığım her erimiş demir rengi denizde seni görüyorum.