26 Kasım 2012 Pazartesi

Küçücüğüm her şeyim. @kahvedenmadam

Arkadaşlar size birinden bahsetmek istiyorum. Tuğçe, nam-ı diğer kahvedenmadam. E ben kahvedenadam isem onun başka bir şey olması ayıp olurdu. 

Evet, 5 yılı geçkin bir arkadaşlıktan bahsediyorum. 5 yılı geçkin bir kardeşlikten. Hansel ve Gratel olabilmekten. Kötü biten -sonunu bilmiyorum ama kötü bitiyordu sanırım- bir masalı iyiye çevirmekten bahsediyorum. Olanaksızlıkları oldurmaktan bahsediyorum ve Ayna - İstiklaldeyim 'i dinlemenizi istiyorum yazıya başlamadan önce. Bu ayrılık şarkısında bile İstiklal'e tutunup kendi şarkımız yapmamızdan bahsediyorum. 

5 yıl önce, Eylül 2007'de başladı bizim ortaklığımız. Lisenin ilk günü, derse geç gelen bir çocuk vardı hani. İlk gün lan, bir insan yeni bir hayata nasıl offside başlayabilir? Çok da güzel başlar efendim, çok güzel başlamışım ben. Öğleden sonra ilk ders, hoca herkese sormuş nereden geldiğini, puanını vs, ben geç gelince bana da sordu. Ben de en öne oturmuşum tabi, başka sıra kalmamış. Sağ arka çaprazımda bir kız oturuyor. Böyle "küçücük huyu var, türlü türlü huyu var" kalıbını pat diye yapıştırıverdim üzerine daha hiç konuşmadan, hiç göz göze gelmeden. Adana'nın merkezinde okumadım ilköğretimi, ilçede okudum, hoca da bunu duyunca "O zaman siz Tuğçe'yle kader ortağısınız" dedi. Ben de diyorum "Kim lan bu Tuğçe? Daha dakika bir gol bir. Kıyaslandım biriyle. Hay şansıma benim!" Sonra baktım ki sırıtıyor arkadan bana, o da memnun değil, her halinden belli. Meğer o da Kadirli'den gelmiş Adana'ya. Kadirlilileri de hiç sevmem de neyse. O gün yazılmış demek ki bizim kaderimiz, o gün Pervin hoca kehaneti yazmış bize, bağlamış bizi. İlk yıl tabi bi gıcıklıklar bir bi şeyler bende. Herkesten uzak durmalar falan. Tuğçe de hemen girmiş ortamlara. Tabi ben hemen terkettim ön sırayı, en arkaya geçtim. İlk yıla dair hatırladığım başka bir şey yok. Sonra sınıfımızı dağıttılar bizim. Ebemizi siktiler, parça parça ettiler. Ben de o ara ne yapacağını şaşırmış, mala bağlamıştım. Eşit ağırlık seçmişim haddim olmadan. 3 gün dayandım tabi, sonra geri döndüm sayısala. Gide gide Tuğçe'nin sınıfına gitmişim. Tanrıım o ne fena bir sınıf öyle. O nasıl bir dışlama yeni gelenleri, o ne pislik. Biz azınlık olarak kalmışız 5 kişi. E haliyle çok samimi olmak durumunda kaldım ben bu küçücük, yüzünden büyük gamzeli kızla. Arkadaşlar bir saç var bu kızda -nazar değdirdim tabi ben- aslan yelesi mübarek. Böyle kara kuru bir kız. 10. sınıfta dersaneye kayıt olmaya gittim ben. Siktirboktan bir dersaneydi, birkaç arkadaşım için kaydolayım demiştim. Kayıttaki kadın "Ne oluyor böyle Adana Anadolu'dan akın başladı resmen, biraz önce bir kız daha kayıt yaptırdı, Tuğçe'ydi sanırım adı" dedi. Allah dedim, yine buldu beni. Gel zaman git zaman, sınıftaki çoğunluğa karşı durmak, azınlığı korumak derken biz bir samimi olmuşuz, hiç farkında değilim. Aslında biz birbirimizden habersiz şaşılacak derecede aynı şeyleri yapıyormuşuz. Aynı şarkıları dinleyip, aynı geceye bakıyormuşuz pencerelerimizden elimizde kahveyle. O da sabahlara kadar kahve içermiş meğer. Sonradan farkettik bunu. Aramızın bu kadar iyi olmasını kahveye ve radyo programlarına borçluyuz aslında. Ee ne de olsa kadaer ortağıyız. Gurbetteyiz ikimiz de. Farklı insanların arasında yaşıyoruz yalnızlığımızı. Dersaneye gidiyoruz, okula gidiyoruz beraber. Sohbeti de bir güzel ki sormayın. 2008 kasım-aralık zamanıydı. Dersaneye gidelim dedik, sınav sonuçları mı ne açıklanmış, bir de ders çalışalım hevesiyle koyulduk yola. Yürüyerek gitmeye nasıl karar verdik onu da bilmiyorum. Ama yolda dersaneye gidip kahve içmenin hayaliyle yürüyoruz. Birden bir yağmur bastırdı ki anlatılmaz o yağmur. Her bir damla bir Tuğçe kadar neredeyse. Sırılsıklam olduk biz ama artık battı balık yan gider, yürüyoruz yavaştan. Yanımda yürüyen zaten küçücük bir kız, o yağmurda onu bile zor görüyorum. Dersaneye vardık zar zor, kahvelerimizi aldık. O iğrenç kahve bile öyle güzel gelmiştiki bana. Beklemeyelim dedik, çıkalım. Hava o kadar soğuk ki, bir dakika bile geçmeden bardaklar suyla dolmuş, buz gibi olmuş, kahvelikten çıkmıştı artık. Evlerimiz yakın olduğu için birlikte gidiyorduk eve de. O ayrıldı, ben de eve gittim. Beraber yürüdüğümüz, beraber ıslandığımız ilk yağmurdu bu. Üzerinden 4 yıl geçti, hala konuşuruz bunu. 

Tuğçe de bir fesat, bir kıskanç ki sormayın. Benden geri kalmaz yani. Ablam da gıcık aldı tabi en başta. Tuğçe'yi görür görmez seven biri varsa, bırakın, o yalandır, inanmayın. Ablamın Tuğçe'den gıcık aldığını herkes duymuş öğrenmiş etrafımızda. Olay olmuş. (Tabi şimdi bensiz İzmir'de buluşup sürüm sürüm sürtüyorlar, orası ayrı bir konu.) Tuğçe yanımdaki her kızı kıskanır, hatta ablamı bile kıskanır duruma gelmişti artık. Sınıf dağıtılma olayına hiç kimse alışamamıştı o zamanlar. İdare de sınıfı geri toplamakta buldu çareyi. 5 kişiydik biz o iğrenç sınıfta, ben gönüllü oldum gitmek için, o gün beni öyle bir yalnız bıraktı ki o sevgili 4 arkadaşım, öyle sik gibi ortada kaldım ki hala unutamam. Sınıfta kura çekildi de geldiler benimle, yoksa gelmeyecekler, itler. Yeni sınıfımızda Tuğçe'yle birlikte oturduk, pencere kenarı en baştan ikinci sıraya. Sol tarafta ben oturuyorum tabi. Ve oturuş o oturuş, yapıştı kıçlarımız o sıralara. Benim kıçım o zamanlar biraz büyük olduğundan Tuğçe'nin sırasına yapıştı birazı, o da zavallım ne yapsın, avuç içi kadar kıçı var, katlandı bana. Her boku birlikte yapıyoruz artık. Sabah birlikte yürüyoruz, derste birlikte, müziği birlikte dinliyoruz, yemeği birlikte yiyoruz, dersaneye birlikte gidiyoruz finali de eve birlikte yürüyerek yapıyorduk. Günün 13 saati, sabah 7'den akşam 8'e kadar yapışık geziyorduk adeta. Hansel ve Gratel olmamız da oradan geliyor biraz.

Her gün 13 saat birlitelik sonucu benim diğer yarım olmuş Tuğçe. Artık aynı şeyleri düşünür olmuşuz. Bir olay karşısında göz göze gelmemiz yetiyordu karar vermek için. Bir insan hakkında bir göz göze gelmeyle hüküm verebilyorduk. Göz göze gelmelerle gülme krizlerimiz vardı bizim. Hıı bir de, her gün mutlaka kavga etmemiz gerekirdi. Okula yürürken bir cami vardı yolda, aylar sonra farkettik biz bunu, o caminin yanından geçerken mutlaka kavga ediyorduk. Camisiz yoldan gidince kavga yok, caminin önünden geçerken kavga kıyamet. Her sabah, her akşam. Kavga dediysem de maksimum 10 dakika sürerdi, sonrası can ciğer kuzu sarması. 

Okul bittikten sonra bile sol kulağıma kulaklık takamadım uzun bi süre. Okuldayken her sabah, istemsiz bir şekilde mp3'ü açar, sağ kulağıma kulaklığı takar, diğerini Tuğçe'ye verir derse başlardım. Tek başımıza müzik dinlemek mi? Ne haddimize?! 

Çok uzatmadan bitireyim artık yazıyı. Biraz önce 2 haftadır beklediğim mektubumu aldım. Tuğçe İzmir'den göndermiş, doğum günümü kutlamak için. Mektubunda kıçıma bile yer vermiş, sağolsun. Okul hayatım boyunca en salak çıktığım fotoğrafı da arayıp bulmuş, içine koymuş. 

Küçücüğüm, her şeyim, öteki tekim, küçük şeytanım, mezuniyet eşim, sıra arkadaşım, müzik arkadaşım, kahvedaşım, kader ortağım. Hayatımda olduğun için, yaşadığımız her şey için teşekkürü borç bilirim. Şimdi yine bizim şarkılarımızın birini açıp, hediyen olan kupayla kahve içmeye gidiyorum. Ve elbet bir gün, buluşacağız. Elbet bir gün o İstanbul'un amına koyacağız. Hıı bir de, 40ımızda bekar olursak evleniyoruz arkadaşlar. Düğünümüze bekleriz. 

25 Kasım 2012 Pazar


-Telefondan yazildi-

Size de oluyor mu? Bazen bos yere ugrasiyormussunuz gibi geliyor mu? Umutsuz bir hikayenin pesinden gerceklikten uzaklasip hayal dunyasinda kendinize yer aradiginiz? Hatta surekli dusunecek kadar inandiginiz? Gercekmiscesine onemsediginiz? Kiskandiginiz? Bazi insanlarla paylasip bazilarindan sakladiginiz?
Size de oluyor mu bunlar? Yoksa ben cok mu film izledim? Yoksa ben bu dunyayi yanlis mi anladim? Yoksa bana her sey kolay mi geliyor? Yoksa ben sizofren mi oluyorum?

Sizi bilmem de, ben deli gibi istiyorum, deli gibi inaniyorum dusuncelerime. Elde etmek icin ne gerekirse de yaparim. Boyle de gozu karayim. Ya da gozu kara olmak icin kendimi zorluyorum. Evet, kendiyle celismek tam olarak su an yasadigim sey. Bir yanim tum varligiyla isterken diger yanim tum umutsuzluguyla bosvermem gerektigini soyluyor.

Hayatinizda sadece kismen yer alacak bir sey icin bu caba dogru mu karar veremiyorum. Ya da gurur denilen seyin bana ifade ettigiyle gercek ifadesi farkli mi? Peki cesaret? Onu da mi yanlis anlamisim? Tutku diyorduk bir de. Abartmisim ben sanirim bunu. Aman ne olacak sanki. Benim hayatim lan bu! Kurallari kim koymus ki? Kim karar veriyor onlar gibi yasamam gerektigine? Sikerim kuralini, sikerim düzenini. Benim olacak, o kadar!

17 Kasım 2012 Cumartesi

Cumartesi

   Öyle bir gün ki bu cumartesi. Öyle fena bir gün ki. Haftanın yorgunluğunu atmak için güzel bir fırsat olmakla birlikte daha çok yorabiliyor insanı. Çarşambadan sonra en sevdiğim gündür cumartesi. Renginin ne olduğuna tam karar veremiyorum, mavi yeşil ya da karışımı olabilir. Kurşuni diye bir renk var bilir misiniz? Böyle mavi yeşil gri karışımı bir şey. Bi' ara o renk lens kullanmıştım. 

   Eskiden, eskiden dediysem çok da eskiden değil hani. 5-6 yıl önce. Hafta sonları denize giderdik. Cuma akşamdan giderdik hatta. Cumartesi sabah, gözümüze çöp batmış gibi, saat 4'te uyanır balık tutmaya giderdik. Olay güzel, kulağa zevkli geliyor değil mi? Değil işte. O saatte uyan, giyin, tekneyi hazırla, oltaları bağla, arabaya yükle, sahile in, tekneyi indir, motoru çalıştır, zor şeyler bunlar. Bir de soğuk ki hava, burun ucu donuyor insanın. Ama o ilk balık vurduğunda oltaya her şeye bedel, tüm yorgunluk gidiyor bir anda. Hava aydınlanıp ısınmaya başlayınca artık balık da vurmaz olurdu. Dönerdik yavaştan. Dönerken boş durmak da olamaz tabi, levrek tutmak için çalışmalara başlarız. Ki levrek de en sevdiğim balıktır. Sabahın en büyük balıkları da levrek olur genelde. Kıyıya geldiğimizde hava öyle sıcak olur ki, soyunmaya başlardık. Tabi deniz de öyle bir güzel görünüyor, hani cam gibi olur, dipteki taşları görürsünüz ya, öyle olurdu. E tabi Lütfi durur mu? Lütfi dursa Ayşe durur mu? O saatte denizin soğukluğundan bihaber de değiller, hep yapıyorlar bunu ama yine de atlıyorlar buz gibi suya. Birkaç saat yüzdükte sonra ne olur bilirsiniz. Artık parmaklar buruşur ve delimanyak gibi bir açlık gelir. İşte cumartesi daha da anlamlanıyor burada.

   KAHVALTI!
Deniz evimiz kitaplardaki sessiz sahil kasabaları gibi. Hele kışın öyle sakin olur ki, yalnızlığınızı çok güzel hissedersiniz. Sahile giderken içinden geçtiğimiz bir köyde sütçümüz vardı bizim. Kadının adını hatırlamıyorum ama çok severdim. Süt ve peynir alırdık oradan. Köy peynirinin güzelliğinden bahsetmeyeceğim, bilen bilir, bilmeyen de gitsin hemen öğrensin, ayıptır köy peynirinin tadını bilmemek. (Yazarın burada ağzı sulanıyor) Evimizin de bir bahçesi vardı o zamanlar. Şimdi kurumuş otlardan ibaret olsa da eskiden çok güzeldi. Nane, maydanoz yetiştirirdi babaannem. Evet şimdi geliyor. Kahvaltıda köy peyniri, odun ekmeği, taze nane, domates ve çay. Çok orgazmik değil mi? Hem de saatlerce yüzmenin verdiği açlıkla, denize karşı bu kahvaltı kimi tahrik etmez? Keşke diyorum o zamanlar da sigara içseydim, babamı çok iyi anlıyorum. O kahvaltının, o çayın, o deniz manzarasının yanında bir sigara içmeden tablo tamamlanmazmış. 

   Bu kadar şey yazdıktan sonra şimdiye dönmek çok zor oldu şu an. Eskiden böyle mükemmel cumartesiler yaşarken bugün, gece 3'e kadar ders çalışıp, 8'de kalkıp sınava gidip, sınavda her şeyi bok edip, pisliğinden kokmak üzere olan evime gelip, peynir-ekmek ve ice tea ikilisinden oluşan kahvaltı diyemeyeceğim bir öğünü geçirip sigara içiyorum. Hoş mu? Değil. 

  Bu yazıyı buradan çok güzel bir şekilde "Büyüdükçe masumiyetimizi kaybediyoruz."a bağlarım fakat ben küçükken de masum değildim. O farklı bir konu tabi. 

Bu da cumartesi şarkınız olsun, ben de kahve içeyim. 

http://fizy.com/#s/12lyp4

15 Kasım 2012 Perşembe

Bir değnek var her tarafı boklu


    Öyle bir durumun içerisindeyim ki iki ucu boklu değnek değil. O hafif kalır yanında. Bu değneğin her tarafı bok.
   Bir yanda eskiden mahvettiğim şeyler var. Elimde tamir etme fırsatı, tabi tamir edebilirsem. Kırık bir vazoyu yapıştırmaya benzeyecek eminim ama denemek istiyorum. Tüm parçaları bulup yapıştırırsam, boyarım, verniklerim düzelir diye umut ediyorum. Ama nerede bende o şans, nerede bende o sabır. Bir parçayı bulsam bir diğerini bulamam. Onu da bulsam birleştiremem, hadi birleştirdim diyelim, ya sinirlenir yere vurur tuz buz ederim bir daha yapıştırılmamak üzere, ya da bu şansla elimden düşer kırılır. Ben başarsam vazo başaramaz belki. O kadar karışık ki durum, vazoya benzettiğim için kendime kızdım adeta. Hadi bu vazoyu bıraktım desem öyle dağılmış bir halde, kestim umudu. Yeni bir de vazo var. O vazoyu da deli manyak gibi istiyorum. Elde etmem lazım bir şekilde. Edebilir miyim? Belki. Bazı şartlar sağlanmış durumda. Param var da vazoyu koyacak yerim yok gibi bir durum. Ve saklamam lazım o vazoyu, kimse göremez. E madem saklayacağım neden elde edeyim ki? Madem koyacak bir yerim yok neden alayım siktiğimin vazosunu? Madem karşısına geçip bakamayacağım saatlerce, madem içine bir şey koyamayacağım, madem gelen herkese gösteremeyeceğim koleksiyonumun en güzel parçasını neden elde edeyim? Bir de korku var ki içimde her şeyi göze alıp o vazoyu elde edersem, bir şekilde karşısına geçip izlersem saatlerce, herkesten saklamayı başarırsam ve sonra o da kırılırsa? Sakarım işte ben. Kesin kırarım onu da. Kırdıktan sonra ne olacak peki? Uğruna yaptığım her şey yok olacak. Her zamankinden daha çok üzeceğim. Parçalarını görecek insanlar. Hem vazodan, hem gizemimden olacağım, hem de kendi kendimi yiyip bitireceğim. Ve eminim ki o vazoyu da kırarsam bir daha toparlayamam kendimi. Olmaz, beceremem. Kendimi sike sike öldürürüm. Açıklayamam insanlara kırık vazo parçalarını. Temizleyemem de. Olmaz, yapıştırılmaz da o.
  Öyle boktan bir durumdayım ki, vazo almayı bırakmayı da düşünüyorum aslında. Belki de artık tablo almalıyım, ne bileyim. Saçmalıyorum evet, ama durumum zaten yeterince saçma. Durumumu vazolar üzerinden anlatmak da ne güzel değil mi? Bir dahaki yazımda belki vazoların eski sahiplerinden bahsederim. 

14 Kasım 2012 Çarşamba

Blogger'ı da atarıma alet ettim ya, kendime bir şey demiyorum.

Hayatı boyunca istediği gibi yaşayamamış çocuk. Her halinden belliydi bu zaten. İstediği hayatı başkalarının yaşadığı ortadaydı. Farklı şeylere yönelmiş, dikkat çekmeye çalışıyor olmasından anlaşılıyordu kolaylıkla. Öyle bir şeydi ki, kendinden üstün görüyordu herkesi. Belki de insanlara olan nefreti bundandı. Herkesle samimiymiş gibi görünüyor ama aslında içten içe sevmiyordu. Bu sevmeme büyümüş, nefrete dönüşmüştü. Kolayca anlamıştım bu hallerini. Eksik hissediyordu kendini bu adam. Adam değil, çocuktu daha. Öyle saf düşünüyordu ki, bazen o saflık çocukça bir şeytanlığa dönüşüyor, olup olmadık yerde çocukça hareketlerle kendini daha da düşürüyordu. Benim gibi herkes anlıyordu. Herkes biliyordu. Anlamayan tek kişi kendisiydi. 

Dikkat çekmek için yapılan hareketler çok kolay anlarsınız ya hani, bilirsiniz. Öyleydi. Ciddiye alınmıyordu bazen. Ama bu hale sürükleyen de bizdik. Boş anımıza gelip birkaç kez gülünce önemli hissetti kendini. Belki ilk kez belki de ikinci kez kendini önemli hissetmişti, kim bilir? Devam ettirdi sonra. Kabak tadı verir ya hani çok fazla yapılan şeyler. Söyleyemiyorduk da, katlanıyorduk. Katlanma kelimesi bizi iyice itti, iyice düşürdü  gözümüzden. 

Kendini toplumda alt seviyede görmesi beni çok rahatsız ediyordu mesela. Ne diyeceğimi şaşırıyordum. Nasıl moral versem bilemiyordum. Bir de bencilim, bir de küstahım, yalan da söylemek istemiyorum. Vaziyet ortada sonuçta. Ama bazen bu adam-çocuk karmaşasından kurtulamamış insan kendi -olmayan- egosunu tatmin etmek için toplumda bizlere laf söylemeye başlayınca yetti artık. 

Ne oluyormuş biliyor musunuz? Yüz verince astarını istiyormuş. Ağzının payını verecekmişsin. Kimse iyi hissetsin diye uğraşmayacakmışsın. Ağzına ağzına vuracakmışsın. "Benden sonra tufan kimin umrunda?" demeye devam edecekmişsin. 

9 Kasım 2012 Cuma

İnsanları özleyemiyorum en azında mevsimleri özleme lüksünü çok görmeyin bana. İnsanları sevmiyorsam, içimde özleme namına içimdeki ufacık şeyleri de engelliyorsam ne var yani? Bir insanı özlemek zayıflıktır. Bir insanı özlemek pişmanlıktır. Özlemek insana iyi gelmez. Neyse, siz bana ruhsuz deyin, duygusuz deyin, ne derseniz deyin.

Adeta özlemişim sonbaharı. Kışın yeri ayrı tabi. Ama şimdilik sadece sonbaharı özlediğimi farkettim. Sabah okula giderken görüyorum yerlerdeki sarı yaprakları. Yapraklar olmayınca hoş olmuyor, bir şeyler eksik kalıyor. Penceresiz resmedilmiş ev gibi oluyor, teknesiz deniz gibi, gözsüz insan gibi oluyor. Büyükçe bir ağacın altında bir bankta oturup, sarı yapraklar rüzgar sürüklerken bi sigara içtin mi dünyanın en mutlu insanı olursun. Kahveden bahsetmiyorum bile. Çünkü blogumu okuyorsa bir insan kahveyle aramdaki sapkın ilişkiyi biliyordur. Kahvesiz olmaz. Kahvesiz sigara içilmez. Kahvesiz sonbahar olmaz en başta.

Kapüşonu kafama geçirip, kulağımda müzikle sokakta yürümeyi özlemişim. Yerler de öğleden kalan yağmur kalıntıları. Hele de o koku. Terlemeden yürümek ne güzeldir öyle. Birkaç aya kadar kar da yağar. Hayatımda neredeyse hiç uzun süreli bir kar yağışına maruz kalmadım. Adanalıyım arkadaş ben. Yağmurun ıslattığı yerlerde bile doğru düzgün yürüyemezken kar yağınca ne yapacağım bilmiyorum. Neyse yağsın yağsın, onu da severim ben.

Cistak cistak müzikler yerini alternetif müziğe bırakır. Enstrümanlar zirveyi elektronik müzik zımbırtısından alır.  Yağmurlu bir sonbahar günü tutup da clup müzik dinleyemezsin. Aslında dinlersin de, o zaman ben seni ciddiye almam. Redd dinlersin, Sakin dinlersin, Ali Atay dinlersin, Teoman dinlersin, Candan Erçetin dinlersin, Gece dinlersin, Mehmet Erdem dinlersin, Patti Smith dinlersin, Bob Dylan dinlersin, A Day To Remember dinlersin, Take That dinlersin, dinleyebileceğin kadar cover dinlersin. Güzel olur böyle şeyler.  Eğer yağmur yağarsa ne dinleyeceğinizi zaten biliyorsunuz. Here Comes The Rain Again. Ama bu şarkıyı orya buraya yazıp da bokunu çıkartamazsın. Muse dinlersin bir de. Çok iyi gider yağmurla.

Yağmurlu bir sonbahar akşamı ne içersin peki? Tabi ki kahve içersin. Ama onun da bir adabı vardır. Sütsüz ve şekersiz içersin. Türk kahvesi içmezsin çünkü o sabah içilir sonbaharda. Akşam üstünden sonra hazır kahvelerden içersin. Ya da çay. Bak o tüm gün gider. Kitap okursun. Deli manyak gibi kitap okursun hem de. Emrah Serbes okursun, Hakan Günday okursun. Bukowski okursun ya da.

O zaman sonbahara uygun olsun diye ben bi kahve sigara içeyim sırtıma battaniyemi alıp. Kaloriferleri yaksalar iyiydi.

4 Kasım 2012 Pazar


Bob Dylan - Pledging My Time

Ne vardı sanki 60’lar Amerikasında 20li yaşlarımda olsaydım? Rock’n Roll’a kafayı taksaydım. İstediğim gibi yaşasaydım?

Bob Dylan’ın zirve olduğu zamanlarda plaklarını sabaha kadar açık bıraksaydım. Yalnız ya da birkaç arkadaşımla ahşap tabanlı, kırık aynalı, kirli duvarlı, tahtakurulu bir evde usul usul şarap için eğlenseydik? Ev sahibi yaşlı kadın yemeğimizi verirse yer vermezse yemezdik. Günlerimiz kitapçılarda, plakçılarda geçseydi. İki gün çalışıp, 3 gün yatsaydık.

1966’da Blonde on Blonde çıktığında günü birlik işlerde, kitapçılarda, pizzacıda, restoranlarda tuvalet temizleseydim sırf albümü alabilmek için. Saatlerce sırada bekleseydim plakçının önünde. Kendi kazandığım parayla albüm alacak olmanın haklı gururunu yaşasaydım yüksek binalarda çalışan takım elbiseli insanların yanında pespaye halimle.

Plağı aldıktan sonra yine o kirli odama giderdim kız arkadaşımla, bir şarap eşliğinde gözlerimizi kapatır çoğu zaman, sigaraların birini söndürüp birini yakarak dinlerdik. Kısa sevişmelerle her şarkıyı kutlardık.

Ertesi gün başka bir iş için, başka bir amaçla çıkardık sokağa, ya da günlerce çıkmazdık pis odamızdan, günlerce sevişirdik hayatın anlamı oymuş gibi.

Hoş olurdu bence.

3 Kasım 2012 Cumartesi


Grup Seksendört - Söyle

Bazen hissediyorum. Öyle yalnız kalacağım ki ileride, klipteki adam gibi olacağım. Hayır, yanlış anlaşılmasın. Yalnızlıktan yana bir sıkıntım yok. Hatta mutlu bile olurum. Uğraşmam en azından insanlarla. Başkasının beni ilgilendirmeyen dertlerini dinleyip -ya da dinliyor gibi yapıp- yorum yapmak zorunda kalmam. Başkasının egosu için yaşamam. Beni umursamayan insanları umursuyor gibi görünmem. Peki diyeceksiniz hiç mi arkadaşa ihtiyaç duymayacaksın? Duyacağım elbet. Birkaç tane dostum olsun, hatta birkaç değil 2 tane dostum olsun. Beraber bir şeyler içelim, belirli zamanlarda kahve sigara yapalım yeter bana. İnsanlarla uğraşmak zor. Hele de benimle. Sadece kendi açımdan düşünmüyorum. Sahte arkadaşlıklarla kimseye yük olmak da istemem. Bu bencillikle kimse beni çekemez. Arkadaşım gibi görünüp de arkamdan konuşmasın kimse, en baştan arkadaş olmayalım daha iyi. 
İstediğim arkadaş olayını da tanımlayayım biraz. Önce yanında rahat olmam lazım. Her bokumu anlatabilmem lazım. Çok sık herkese söylenmeyecek boklar yerim ben. Çok fesatlık düşünürüm. Bazen çuvallarım. Bazen bencilliğim başıma bir iş açar. Bazen utanılacak şeyler yaparım. Biri duysa "Senin kadar şerefsizini de görmedim" der hatta bu şeylere. Ama benim arkadaşıma bunu anlatmam lazım. Alttan alsın demiyorum elbet, eleştirsin, ağzıma sıçsın hatta. Ama alınmayayım. Öyle güveneyim, öyle seveyim. Aynı şekilde bana da aynı güvenle yaklaşsın. Aramızda "Boşver" diye bir kelime olmasın. Ne yavşak bir kelime o "Boşver" kelimesi. Ne samimiyetsiz, ne çirkef.
Olmadı diyelim böyle bir arkadaşım, alırım ben de bir manken. Onunla konuşurum. Onunla film izlerim, klipteki gibi. Zaten yalnız film izlemeyi çok severim. Biriyle ama yalnız olurum böylece. Hoş olur. Bana koymaz kimsenin eksikliği.

Nereden bağlayacağımı bilemedim ama şu şarkıyı da dinleyin. Böyle bir his seli oluştu içimde. Sonuçta "Masum değiliz, hiç birimiz."


31 Ekim 2012 Çarşamba


Mor ve Ötesi - Küçük Sevglim

Çok sevdiğim şarkılardan biri. Çıktığı günden beri dinliyorum neredeyse. Yıllardır eskitemedim, sıkılmadım. Garip bir şeyler oluyor dinlerken.

13 Ekim 2012 Cumartesi



Ehl-i keyfe bir gıdayı pür sefadır NARGİLE 
Nezleye, yorgunluğa kat-i devadır NARGİLE 
Gayre minnet eylemem elimde varken marpucu 
Neşve Saz-ı zümre-i Şahı gedadır NARGİLE 
Bir nefes çekmede gönlüm gamdan azad olmada 
Müptela-i derde aşk olsan şifadır NARGİLE 
Ruz-u şeb içtikçe fikrim incela bulmaktadır 
Hadim teksiri envarı zekadır NARGİLE 
Aşinayı ruh olanlar fehmeder ahengini 
Guya-ki bir tuti-i muciz edadır NARGİLE 
Lezzetin tasfir imkan mı var söz bulmağa 
Nice yüz bin kerre fevkal baklavadır NARGİLE 
Tahira vasfında pek çok şey yazarım ben fakat 
Cepte mangır kalmayınca bir beladır NARGİLE.

9 Ekim 2012 Salı

Bugün orada da cumartesi mi?


Feridun Düzağaç - Cumartesi

Kim belirliyor bu günleri? Neye göre bilirliyorlar? Neye göre belirlemişler? 
Zamanı reddediyorum. Zaman insanların uydurduğu saçma sapan bir şeydir. 
Ben bugün ne olsun istiyorsam bugün o gündür. 
Ve bugün salı değil, bugün günlerden cumartesi.

"Aynı soğuk, aynı hazan..
Bugün orada da Cumartesi mi?"

8 Ekim 2012 Pazartesi

Çok küstahsınız Lütfi.

İnsanlar görüyorum. Hep başkaları için yaşıyorlar. Kendileri için yaptıkları o kadar çok az şey var ki, inanmak çok güç.
Bir insanın yaşama amacı nedir? -Kime göre olduğu değişmekle birlikte- az bir süre kaldığımız şu dünyada ne için varız? Bu dünyadaki hayatımızı iyi geçirmek için mi, -yine inanıp inanmadığına göre değişmekle birlikte- bu yaşamdan sonraki yaşamımızı güzelleştirmek için mi, yoksa başka insanlara ve başka olaylara takılıp, -bence- hiç uğruna saatlerimizi, günlerimizi, zamanımızı harcamak için mi?
Çok büyük örnekler var önümde. Başka biri için haddinden fazla üzülüp, zamanını boşa harcayan. Geçmişte de yaptığı aynı hataları şimdi saçma bulmasına rağmen hala aynı şekilde davranmaya devam edenler var.
İnsan biraz bencil olmalı. Evet kararında olmalı bencilliği. Her ne kadar ben bu bencillik olayını kararında bırakamamış, haddinden fazla bencil olmuş olsam da insanlar kararında bencil olmalı. Bazen dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünmeli. Dünyada kendinden başka hiç kimsenin olmadığını, varsa bile onların orada kendisini mutlu etmek için bulunduğunu düşünmeli. Bazen "benden sonra tufan kimin umrunda" demeli insan. Kimse için üzülmemeli, gerektiği zaman acımasız olmalı. Karşısındakinin ne düşüneceğini ne hissedeceğini düşünmeden kendi çıakrlarında hareket etmeli. Ama bazen. Benim gibi her zaman değil.
Kendimden bahsedecek olursam, haddimden fazla bencilim evet. Umursamıyorum çoğu zaman. Ekstrem durumlar dışında. Kimsenin ne düşüneceğini düşünmeden egoistçe hareketler yapıyorum. Hatta bazen oluyor ki, sadece egomu tatmin etmek için konuşuyorum, görüşüyorum bazı insanlarla. Güzel bir şey değil elbet, bazen kendimi kötü hissediyorum. Ama bu olayları yapmadan önce değil, yaptıktan sonra düşünüyorum hep. İş işten geçmiş oluyor. Hoş önce de düşünsem değişmezdi davranışlarım.

İnsanları üçe ayırıyorum. Tamamen benciller, tamamen iyimserler ve bencil olmaya çalışıp kendini rezil eden iyimserler. İyimser demek doğru mu bilemedim. Bencil olmayan işte, hangi kelime doğruysa siz kullanın onu.
Bu bencil olmaya çalışan insanlar bu grubun en tehlikelisi. Yaptığı hareketler içten ve mantıklı olmadığı için, başkasından görüp de kendinde uygulamaya çalıştığı için genelde yanlış anlarlar olayı ve saçma sapan hareketler yaparlar. Etrafındaki insanlar için hava hoş tabi. Böyle bir insanı anlamak zor değil. Ama asıl sorun bu insanın kendisinde. Yapmaya çalıştığı şey başarıyla sonuçlanmadığında en çok kendisi üzülür. En çok kendisi acı çeker sonunda. Bu insanlara dikkat edip onlar gibi olmamak lazım.
Bir de gruba girmek için henüz yeterli sayıya ulaşamayan bir birlik var ki, o da bencil olup bazen bencilliği bırakmaya çalışan insanlar. Bazen benim de bu birliğe girdiğim görülebilir. Bu insanların hareketleri de evlere şenliktir. Etrafa gülücükler saçmak, milleti umursuyormuş gibi görünmek, fikirlerini alıyormuş gibi yapmak gerçekten çok komik olabiliyor. İnsanların bunu anlaması da çok kolay. Oturup eğlenilebilir bu insanla. Ama şöyle bir sorun var ki, bu bahsettiğim insanlar yapmaya çalıştıkları şeyden sonra üzülmez "Yemin ederim salak bu insanlar!" diye tepki verip kendi yolundan devam ederler.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Cover listesi - 3

The Beatles coverlarını sevmem diyorum diyorum ama çatır çatır da paylaşıyorum. Buradan da buyurun : Walk off the Earth- Yesterday (The Beatles cover)  Çok kişi beğenmeyebilir pekala. Dinlediğin zamanki psikolojin ve beklentilerine bağlı olarak değişebilir şarkının etkisi. Fena değil ama.

Ali Atay da çok güzel şarkı söyler. Nam-ı diğer Mecnun. Ezginin Günlüğü şarkısını coverlamış. Pek güzel etmiş. Buyurun : Ali Atay - Eksik Bir Şey (Ezginin Günlüğü Cover)

Sexy and I Know It'in en güzel coverı şüphesiz ki Glee coverıdır ama Glee için ayrı bir yazı yazacağım için şimdilik bu farklı coverı dinleyelim. Noah - Sexy And I Know It (LMFAO cover)

REm en çok dinlediğimiz, en çok sevdiğimiz şarkılardan biri olan Losing My Religion'u söylüyor. Başka şarkıları da pek bilinmez. Ben bile bilmiyorum hatta. Ama Munich'i coverlamışlar. Ne de güzel olmuş. REM - Munich (Editors cover)

Beyaz Show'da dinlemiştim bunu da. Orijinali Volkan Konak'a ait. Sarp Apak'ın şarkıcı kimliğinin başarısını tartışmayalım bence. Öner Erkan da çok güzel çalmış. Sarp Apak & Öner Erkan - Efulim (Volkan Konak cover)

Bunu da ismini vermek istemeyen bir okuyucu tavsiye etti bana. Sezen Aksu'nun şarkısıymış. Aydilge de iyi yapmış. Ben beğendim. Aydilge - Sorma (Sezen Aksu cover)

Bu grubu da pek bilmem. Belki iki şarkısını. Ama bu cover çok tadında olmuş. 30 Second To Mars - Bad Romance (Lady Gaga cover)

Karmin'i çok sevdim ben. Born This Way'i de güzel yapmışlar. Karmin - Born This Way ( Lady Gaga cover)

Bu da pek hoş olmuş. Boyce Avenue - Grenade (Bruno Mars Cover)

Buna yorum yapmadan direk şarkıya geçmek istiyorum. Çok başarılı, öyle böyle değil. The Civil Wars - Dance Me To The End Of Love 


23 Eylül 2012 Pazar

Cover listesi - 2

Akustik coverları sevdiğimiz konusunda hemfikiriz değil mi? Evet, güzel. Buyrun. Katy Perry - Teenage Dream (Tyler Ward Acoustic Cover)

Metallica'yı sevmeyen, saygı duymayan varsa yazıyı okumayı bırakabilir. Bundan sonrası onun için pek de gerekli değil. Neyse, Metallica bir cover yapmış, bence en iyi coverlar listesine  ilk sıralardan giriş yapar. Bu öyle bir cover ki, daha fazla konuşamayacağım. Metallica - Turn The Page (Bob Seger cover)

Deep Purple, yine saygı duyulması gereken bir grup. Bir şarkıları var ki, orijinali ve coverı arasında bir seçim yapamıyorum. Ama cover listesi yapıyorum sonuçta. Bu şarkıyı bilmiyordum ben hiç. Ne orijinalini ne de coverını. Ama Ezgi sağ olsun gönderdi bana. İyi ki de göndermiş, ufkum genişledi resmen. Neyse efendim, çok konuşmadan şarkıyı vereyim. Opeth - Soldier of Fortune (Deep Purple Cover)

Cover listesi yapıp da Jeff Buckley - Hallelujah koymazsak olmaz değil mi? Ayıp olur, günah olur.

Bir Sweet Dreams coverı vereceğim, Rockçı Serpil kadar olamaz tabi ama Marlyn Manson da iyi söylemiş. Buradan buyurun. Marilyn Manson - Sweet Dreams (Eurythmics cover)

Bunu yeni keşfettim ve gittikçe kendimi Deep Purple'a saygısızlık etmiş gibi hissediyorum. Ama bu adamlar Smoke on The Water'ı çok iyi çalıp söylemiş, hakkını vermek lazım. Carlos Santana feat. Jacoby Shaddix - Smoke on the Water 

Cover demişken Teoman'ın da coverları çok iyidir. Mesela Kadınım. Buradan dinleyelim. Teoman - Kadınım

Şimdi bir cover buldum. Orijinalinden daha iyi söylenebileceğini düşünmüyordum bu şarkının. Hala da pek tatmin olmadım. Aynı seviye diyebilirim. Mr. Big - Wild World (Cat Stevens cover)

Bu coverı sizin yorumunuza bırakıyorum. Orijinali, yani Duman versiyonu her zaman her yerde çok iyidir ve asla ikinci plana atılamaz. Ama Melis Danişmend öyle bir söylemiş ki, dinlediğin psikolojiye göre beğenin değişebilir. Siz yorumlayın. Melis Danişmend - Haberin Yok Ölüyorum (Duman cover)

Bunu bilmeyen, sevmeyen yoktur sanırım. Varsa bile çok dinlemekten sıkılmıştır ama ben sıkılmam. Şüphesiz ki bu da en iyi coverlar listesinden en üst sıralarda yer bulur. Hypnogaja - Here Comes The Rain Again (Eurythmics cover)

21 Eylül 2012 Cuma

Cover listesi - 1

Size çok güzel bi' cover listesi hazırlayayım dedim, içimden geldi. 

Şöyle başlayalım. 

Katy Perry - Firework Cover by Avery

Triggerfinger - I follow rivers (Cover)

Cover listesi yapıp da The Fray - Heartless koymamak olmaz. Olsa da ayıp olur, günah olur. 

Cover listesi Glee'siz de olmaz hani. Listenin ilerleyen sıralarında tekrar yer vereceğim ama şimdi bi We Found Love iyi gider bence.

Madem hareketli gidiyoruz, böyle buyurun.Bunu şu an ilk kez dinliyorum ve pek beğendim. 
 Party Rock Anthem - LMFAO (Cover by @KarminMusic)

Price Tag en sevdiğim şarkılardan biridir. Hatta üst üste 19 kez dinlemişliğim var. Coverını dinlememiştim daha önce. Ama merak ettim bi dinleyeyim dedim. Üflemeli çalgılara olan düşkünlüğümün bir sonucu olarak :  Price Tag - Jessie J ft. B.o.B. (Cover by @KarminMusic)

Across The Universe filmini izlemeden önce The Beatles üyelerinin oynadığını falan sanıyordum. Biraz da ön yargılı başladım filme. Nasıldır acaba şarkılar diye. Ama pek güzel olmuş. En çok kendini hatırlatan da şüphesiz ki All You Need Is Love olmuş.

The Beatles demişken Fiona Apple'ın da hakkını vermek lazım. Across The Universe coverı muazzam olmuş. 

Madem o dönemlere gittik, bir de Bob Dylan coverı dinleyelim dedim, çok da iyi ettim bence. Bob Dylan iyidir. Ama bizim Sertab ne yapmış bilemedim. Yorumu size bırakıyorum. Bana yorumunuzu bildirirseniz müteşekkir olurum. Evet, buyrun, Sertab Erener - One More Cup of Coffee

En güzelini sona sakladım. Son zamanlarda dinlediğim en güzel cover olmuş bu. Klipteki hareketler ve ritim de cabası. Walk off The Earth - Man Down - Rihanna Cover

19 Eylül 2012 Çarşamba


Belki de bu yüzden yaşlanmak istemiyorum. 50 yeter bana. Hatta o bile fazla. Gerçi "yarım yüzyıl yaşadık be" demek iyi olabilir. Evet 50 yeter. Çünkü inanmıyorum 50 yaşıma geldiğimde yanımda birilerinin olacağına. Belki de çok bencilim, belki Sevmiyorum insanları kim bilir. Yalnız yaşamak çekici geliyor bana. Yazmıştım hatta bununla ilgili. Ama yaşlılıkta hiç de iyi olmaz, eminim. Yaşlı insanlar görüyorum. Otobüse bile binemiyorlar. Çok zorlanıyorlar. Hayır acımıyorum, haddim değil acımak, ama üzülüyorum. 

Yaşlılar da farkında her şeyin. Ölsek de kurtulsak diyorlar belki. Çıkışı olmayan bir yolda eziyet çekmektense, sonsuz, nispeten sorunsuz bir hayata gidelim diyorlar. Belki bundan sonraki hayat daha kötü olacaktır. En azından benim için. Garantisi yok hiçbir şeyin. Belki de hayat yoktur, kim bilir. Ama varsa, onun için yeterli olduğum da sanmıyorum. Bu çok farklı bir evre. Böyle düşünürsek sonuna gelemeyiz. Ama yaşlılık.. Babamın deyimiyle "Kapıya konacak şey değil." Sağlığını kaybetmişsin. Hayatını devam ettirmek için renkli renkli ilaçlar içmek zorundasın. Yemeklerin tadı tuzu yok. Hayat da yemekler gibi. Tatsız, tuzsuz. Çocukların varsa, torunların varsa ayda bir ziyaretine gelirler, sevinirsin, her ay yollarını gözlersin. Ki bu en iyi ihtimal. Belki de bayramda gelirler. Senede sadece iki gün. Bu daha kötü. İşlerini yapamıyorsun, yemeğini yapamıyorsun, tuvalete dahi gidemiyorsun. Nefes almak zor geliyor bir yerden sonra. Eğer şansın yaver giderse bakım evine yerleştirir evlatların seni. Biraz dışlanmış, kenara atılmış hissetsen de nispeten daha iyi bir hayattır bu. Bilirsin ama kabul edemezsin. Zordur, çok zor. Bir de kendimi düşününce, evlilik, çocuklar falan çok uzak bana. Öyle uzak ki hatta. İstemiyorum. Ne evlenmek, ne çocuk sahibi olmak. Belki yeğenlerin olur. Belki de o zamana kalan birkaç arkadaşımın çocukları. Onlardan da medet ummak istemem. Birine yük olmak dünyadaki en acı şeylerden biri. Kemiğe dayanmış bir bıçak gibi, ne çıkartabilirsin onu oradan, ne de yaşayabilirsin onunla. Öyle zor, öyle çaresiz. 

Bu yüzden 50 yıl yeter bana. En azından "Yarım yüzyıl yaşadım şu dünyada, daha ne göreceğim ki?" diyebilirim. Yani 31 yılım kalmış. Koskoca bir 31 yıl. Nasıl biter ki? Yaşadığım 19 yıl bile uzun geliyor. Çocukluğu çıksan 13 yıl. 13 yıldır yaşıyorum. Uzun değil mi sizce de? Önemli olan kalan 31 yılımı iyi geçirmek. Pişman olacağım şeyler yapmadan, kendim için yaşarsam 31 yıl yeter, artar bile benim için.

16 Eylül 2012 Pazar

Eylül deyince aklıma gelen bazı şarkılar var. Evet, çok sıkıldık bazı şarkılardan. Ama her şete rağmen hala kulaklarda, hala dinliyoruz. Eylül deyince akla gelen bazı şiirler de var. Edip Cansever - Eylülün Sesi mesela. En güzellerinden.

Eylülün Sesiyle - Edip Cansever

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluuğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımal dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.

10 Eylül 2012 Pazartesi

9 Eylül 2012, 9.03

Şehirler arası bir otobüs yolculuğundayım. Küçük bir firma olduğu için otoyoldan direk gitmiyor Adana'ya. Köylere de giriyor, küçük kasabalara. Dağların arasında kalmış, keşfedilmeyen güzelliklerin olduğu küçük köylere. Yeşilin her tonunu alabildiğine koymuş buraya Tanrı. Boca etmiş. Dağların güzelliğini görmek güzel. Şehrin kalabalığında, apartmanların içinde görmeye alışık olmadığımız ama görmeyi çok istediğimiz, insanı sakinleştirip dinginleştiren o muhteşem tengin her tonunu acımadan yerleştirmiş Tanrı buralara. O da yetmezmiş gibi alabildiğine bir gökyüzü koymuş. Yer yer akan sular karar verememiş hangisinin rengine alacağına, ayıp olmasın diye ikisinden de almış. Çok da iyi etmişler. Yoksa bu muhteşem renk cümbüşünü nasıl görebilrdik? Görmeyi bırak nasıl hayal edebilirdik?

Saat 9.03 şu an. Ve bir köyden geçiyoruz. Günlerden pazar. Köy bakkalı açılmış, kahve alabildiğine dolu. Hanginiz şaşırmazdınız ki bir pazar günü bu kadar insanın bu saatte uyanık olmasına? Ben şaşırdım. Şehirde yaşamanın verdiği bi cahillik olsa gerek.  Bazı insanların öğlene, hatta akşama kadar uyumadığını düşünmemiştim hiç. Benim için herkes pazar günü -en az- öğlene kadar yatar. Ama burada öyle değil. Bakkal açılmış, dışında bir adam atmış sandalyesini, bir de ahbabı var, tavla oynuyorlar. Ne kadar güzel. Karşıda kahve var. Köyün tahminimce tüm erkekleri oturmuş çay içiyorlar. Kahvehanelerde en çok içilen içeceğin kahve değil de çay olması çok şaşırtıyor beni. Gerçi bu insanlar bütün gece uyanık kalmak zorunda değil ya da sabah erken kalktığında gecenin yorgunluğunu atmak zorunda değil. Çoğumuz öyleyiz. Sadece bu sebeplerden içiyoruz kahveyi. Ama benim için kahvenin önemine değinmek istemiyorum şu an. Değinirsem bu yazı bitmez. Neyse efendim, taminimce tüm köyün erkeklerinin oluşturduğu bu kalabalık çaylarını içip sigaralarını tüttürüp tavla, okey, kağıt oynuyorlar. Telaştan ve gürültüden uzak, sakince, usul usul. Özenmiyor değilim bu insanlara.

 İleride bir ev var, kocaman bahçesinde ağaçlar. En görkemli ağacın (gördüğüm kadarıyla ceviz ağacıydı) altında da bir büyükçe bir masa ve çokça sandalye var. Kapıda da yüksek model bir araba. Şehirden büyüklerini ziyaret etmek için gelmişler besbelli. Zaten görüyorum bahçedeki insanları. Bir kısmı şehirden gelmiş, anlaşılıyor. Bir kısmı da köyde yaşıyor, bu da gün gibi açık. İnsanların bu kadar ayırt edilmesini samimi bulmuyorum ki zaten bana da köylü insanlar daha samimi gelir. Şalvarları olsun, yelekleri olsun, kadınların oyalı yağlıkları olsun pek severim. Belki de şehirli insanların askılı t-shirlerinden, kısa şortlarından sıkılmışımdır, kim bilir. Kahvaltı yapacaklar sanırım hep birlikte. Zira bu düşüncemi destekler bir şekilde geliyor içeriden bir kırmızı yanaklı, şalvarlı, oyalı yağlıklı bir köylüm kadını. Gülümsemesini esirgemiyor insanlardan. Benden de, sağolsun. Öyle bir masa var ki, hepimizin hayalini kurduğumuz bir köy kahvaltısı. Bu evi de buruk bir şekilde bıraktıktan sonra yeni bir ev görünüyor hemen camın önünde. Yine tek katlı, damında asması olan bir ev. Önünde büyük bir bahçe, bir de ahır. Terasta oturuyor insanlar. boş birkaç sandalye var ama dört kişiler. Hayvanları serbest bırakılmış bahçede, ahırdaki esaretlerine inat koşuşuyorlar oradan oraya. Koyunlar. Kurban bayramını bekliyorlar. Kesilmek için. İnsanların sofrasını süsleyecekleri günü. Ee, doğanın kanunu bu.

 Çocuklar var bu köyde. Alışık olmadığımız çocuklar. Tanıdığımız tüm çocuklardan farklı.Üstelik onlar da 2000'lerde doğdu. Üstelik onlar da aynı yaşta bizim tanıdıklarımızla. Ama onların aksine bu köydeki çocuklar kendilerini sanal dünyaya kaptırmamışlar. Belki çoğunun bizim hayatımızı mahveden, döner sandalyelere, masa başına hapseden o lanet olası bilgisayar oyunlarından haberi bile yok. Belki bir kaçı biliyordur ama dışarıda oynanan oyunlar daha çekici gelmiştir. Bu, bizim anlayamayacağımız bir şey. Ben mesela, bilgisayarsız bir hayat düşünemiyorum kendim için. 6 yaşındaydım bilgisayar kullanmaya başladığımda. İyi yönleri oldu elbet ama çocukluğumu çaldığı gerçeğini değiştirmiyor hiçbir şey. Komik değil mi? Bilgisayarlı dünyadan hayıflanırken bile bu işi bilgisayar aracılığıyla yapıyorum.

 Biraz daha ilerledi otobüs, bi dağın kenarına geldik, otoyola çıkmak üzereyken birilerini gördüm. Dağa çıkıyorlar. Üç kadın, iki erkek. Ellerinde büyük mavi su termosları ve diğer alet edevatlarıyla dağa çıkıyorlar. Yukarı doğru bakınca farkettim dağın eteğinde kocaman bir Antepfıstığı bahçesi olduğunu. Antepfıstığına bu kadar düşkünken, bu kadar severken nasıl olur da ağacını hiç görmemiştim? Garipsedim önce. Sonra takdir ettim. Bu köyde kadınlar da çalışıyordu. Şehirli kadınların beğenmediği köylü kadınlar da iş yapıyorlardı. Bu da onların işiydi ve bence bu onları "iş kadını" yapmak için yeterli bir sebep.

Demem o ki, öyle ince ama upuzun bir çizgi var ki aramızda bu insanlarla. Çok ince, farkedilmeyecek kadar, ama çok uzun, bizi bir dairenin içine hapsedecek kadar. Belki onlar da bizim hayatımıza böyle imreniyorlardır, bilemeyiz. Ama ne kadar istesek de ne biz onlar gibi, ne de onlar biz gibi yaşayabilir. Bizim bu köylere imrenmemiz tüm gençlerimizde görüldüğü gibi köye yapılan bir seyahatin 2. gününde sıkıntıya dönüşüyor. İnternet çekmeden, foursquare'de check-in yapmadan, tweet atmadan, sms göndermeden, telefon edememekten hemen şikayet etmeye başlıyoruz. O keza bu insanlar da. Şehirdeki akrabalarına ziyarete gelmelerinin 2. günü apartmanlardan, kirli havadan, katkı maddeli yiyeceklerden hatta sudan bile şikayet ediyorlar.

  Öyle bir düzen ki bu, iki tarafın da birbirine uzaktan, imrenerek bakmasıyla tamamlanması gereken bir süreç. Yaşamaya gelince büyük sıkıntı, düşünmeye gelince büyük hayaller. 

5 Eylül 2012 Çarşamba

Gaziantep - 2

Dün erteledim ama bugün dışarı çıkma fırsatını buldum sonunda. Şehri gezmek, tanımak istedim biraz. Gaziantep eski bir şehir sonuçta. Eski evler, eski konaklar bulmayı umdum, buldum da. Düşündüğümün aksine harabe değildi hiçbiri, çok güzel restore edilmişlerdi.
Burada aklınıza gelebilecekten çok pasaj var. Her şeyin pasajı. Bakırcılar pasajına gittim ilk önce. Adından anlamak zor olmasa gerek, her şey bakır burada. Çay takımları, nargileler vs vs.
Sonra dün evimin çevresinde bulamadığım pipo tütünü aramaya başladım. Birkaç yere sordum fakat bulamadım. Hani nargilenin, tütünün merkezi diyebileceğimiz bir şehir olan Gaziantep'te bulamayacaksam nerede bıulacaktım? Meğer bunun için de ayrı bir pasaj varmış. Söylemez Pasajı. Tüm nargile, sigara, pipo ürünleri, çakmaklar, kül tablaları vardı. Captain Black tütünümü aldım, bir an önce eve gidip denemek için sabırsılanıyorum.
Biraz gezeyim dedim. Buranın çarşısı Adana'ya çok benziyor. Hatta haddinden fazla benziyor diyebilirim. Çarşıya geldiğimi Adana'nın Küçük Saat'ine benzeyen caddeden anladım. Aynı Adana^daki gibi büyül bir meydan var burada da. Eski bir Adliye Sarayı var bir de. Kullanıldığını sanmıyorum. Uzun zaman önc restore edilmiştir ya da hiç edilmemiştir bilmiyorum ama bu görüntüsü de hoşuma gitmedi değil hani. Eski şeylere olan bağlılığımı ne yapacağım bilmiyorum.
Gezdiğim yerlerde ilk baktığım şeyler nargileler ve gramafonlar. Kendimi alamıyorum resmen.

Gezerken "Saklı Bahçe" diye bir yazı gördüm. Gireyim bakayım nasıl bir bahçeymiş bu dedim. İki merdiven vardı. Birini indim, sağ tarafta bir cafe tarzı bir yer var. Tamamen bahçenin içinde, nargile ağırlıklı bir yer.  Diğer merdiveni inince de güzel bir park. Hoş, Gaziantep'te alabildiğine park var. Belediye iyi çalışmış, her yere park yapmış. Adana belediyesi nasıl kaldırıma çalışıp her yeri kaldırım yapmışsa Gaziantep belediyesi de dağı taşı park yapmış. Hoş ikisi de olayı çok yanlış anlamış.

Saklı Bahçe gayet güzel bir yer. Wireless şifrelerini de aldım, oradan yazıyorum şu an. Akşam üstü gelip oturmalık bir yer. Akşam güneşi vuruyor usul usul. Yalnız da gelinebilecek bir yer. Kafa dinlemelik. Birkaç kişi gelinince de gayet iyi sanırım. Buradaki insanlar pek eğleniyorlar. Neyse, Gizem gelsin de biz de fethedelim Gaziantep'i. Birkaç sigara daha içip kalakacağım buradan. Biraz daha gezip eve dönerim sanırım. Ev yürüme mesafesinde olsa güzel olurdu ama taa Allahın siktir ettiği yerde olduğu için otobüse binmek zorundayım.

Biraz da buraya gelirkenki izlenimlerimi yazayım. Gaziantep'in insanları garip biraz. Ya da ben Adana'nın sıcak insanlarına alıştığım için öyle hissettim. Mesela Adana'da birine yol sorduğunuzda o insan sınırlarını zorlayarak, kendini parçalayarak anlatır sorduğunuz yeri. Hatta sizinle gelip götürebilir. Adana öyle bir yer. Ama burada belki 30 kişiye adres sordum. "Bakırcılar çarşısı nerede?" cümlesi en çok kullandığım cümle olma yolunda hızla ilerliyor. Kimse de sallamıyor pek. Birkaç otobüs durdurdum önce. Hepsine de "Bakırcılar çarşısına gider mi?" diye sorduğumda "Yok" deyip devam ettiler. "Nasıl giderim peki?" sorusunu sormama bile fırsat vermeden gittiler. En son bi otobüs durdurup sordum. Sağolsun şoför "Sen gel, ben otobüsün geçtiği yerde indiririm seni" dedi. Bindim otobüse, şoför yabancısı olduğumu anladı şehrin. Nereli olduğumu sordu. Adana deyince adam çocuklar gibi şen oldu. Meğer o da Adanalıymış. Bu iyiliği Adanalıdan başkası yapmaz tabi, tahmin etmeliydim şoförün Adanalı olduğunu. Neyse bindim otobüse, bakırcılar çarşısına gidiyorum. Gaziantep de hayli büyükmüş hani. Uzun sürdü yol. Otobüstekiler beni turist sandılar sağolsunlar. E tabi uzun saçlı, şortla gezen bir erkek pek yok buralarda. Turist de çok sayılır. Hatta burada 3 dil konuşuluyor diyebilirim. Türkçe, Arapça, İngilizce. Suriye plakalı araçlar oldukça fazla. Arapça konuşanlar da öyle. Üniversite çok fazla yabancı öğrenci aldığı için yabancı insanlar da var. İngilizce konuşulmasına alışkın halk. Hatta yıl içinde buraya geldiğimde otobüste Lehçe konuşulduğuna şahit olmuştum.  Bakırcılar çarşısına geldiğimde de hayli turist vardı. Herkesin elinde fotoğraf makinesi, her şeyin fotoğrafını çekiyorlardı. Tabi Lütfi durur mu? Hemen ben de çıkarttım makinemi, bir Amerikalı kafileye katıldım hemen. Erittiler aralarında beni. Tanıştık, konuştuk. Bir de rehber vardı başlarında. İşte gördüğümüz yerleri anlatıyordu İngilizce. Ben de dinledim, sonuçta ben de yabancıyım. Turistlerin en çok şaşırdığı şeyler de kurutulmuş dolmalık patlıcan biber ve kabaklar. Gaziantep'te her yerde bunlardan var. Hatta evlerin balkonlarında çamaşır iplerine asmışlar biberleri, patlıcanları. Her şeyi kurutuyorlarmış. Patlıcan, biber, kabak, bamye, domates ve aklınıza gelebilecek diğer tüm sebzeler. Yabancı değilim bu olaya. Adana'da anneannem ve babaannelerim (babaannem ve ikizi) de kurutur ama bu kadar çok değil. Bir de burada nem olmadığı için çok çabuk kuruyormuş.

Şu an hala Saklı Bahçe'deyim. Gaziantep'in en ünlü yemeklerinden biri olan Kaşarlı Pide yedim. Yanında çay içmeyi çok isterdim ama sıcağın ve kafeinsizliğin etkisiyle kola içtim. Zaten Gaziantep'te yemekler konusunda ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Mutfağı çok geniş olan bir şehir ama benim yemekelerde soğan, sarımsak ve et yememe sorunum var. E Gaziantep mutfağında da bunları çokça kullanıyorlar. O yüzden kaşarlı pide gibi basit şeyleri yiyebiliyorum.

Nargilesi çok güzel sanırım buranın. Çok da güzel kokuyor meret. Kendimi çok zor tutuyorum fakat yalnızken nargile içmeyi sevmiyorum. Bak işte yine geldi bir koku. Şeftali-nane sanırım. Ne de güzel olurdu ama kendime hakim oluyorum. Nargile içmek için de Gizem'i bekleyeceğim.

Şimdi geldi aklıma, yakınlarda Gaziantep Kalesi vardı. Eve gitmeden önce bir de gidip orayı göreyim. Yazıma da evde devam ederim artık. 

Çikolata yemini

Bir daha BİM çikolatası yemeyeceğime. Milka, Nestle, Eti ve babaannemin Almanya'da getirdiği çikolatalar dışında diğerlerine çikolata demeyeceğime ve başkalarını yemeyeceğime and içerim.

4 Eylül 2012 Salı

Yalnız yaşamak - 1

Yalnız yaşamak dünyadaki en güzel şeylerden biri bence. Bazı insanlar eve anahtarla değil de zili çalarak girmek ister. Evde birinin beklemesinin onları güçlendireceğini düşünürler. Ama bence tam tersi. Evde birinin beklemesi sizi güçlendirmek yerine aşağı çeker. Nasıl mı? Evde biri bekliyorsa eğer eve dönmek zorundasınızdır, eve dönmek zorunda olmanın yanında eve zamanında dönmek zorundasınızdır. Bu da demek oluyor ki yolda giderken gördüğünüz bir yere girip canınızın istediği kadar oturup yeni yemekler, yeni kahveler, yeni içkiler denemenizi engeller. Ya da bir sahafa gidip saatlerce eski kitaplara bakmanızı, onların içinde kaybolmanızı, okuyup eski zamanlara gitmenizi; aynı şekilde eski plaklara bakıp belki birkaçını takıp pikaba huzuru bulmanızı engeller. Bir düşünün, çalışıyorsanız ya da okuyorsanız, iş çıkışı ya da okul çıkışı sizin için en mükemmel zamandır; gezip tozmak, keşif yapmak için en mükemmel zaman. Ama yalnız yaşamıyorsanız bu güzel zamanınızı eve dönüp, her gün her saat her gece tıkılıp kaldığınız evinizde, odanızda geçirmeniz gerekir. Kendi yemeğinizi bile yapamayacaksınız belki. Evde bekleyen kişi yapacaktır yemeğinizi. Ya da birlikte yaparsınız belki. Ama emin olun bu yalnız yemek pişirmek kadar eğlenceli değildir. Yalnız yemek pişirmek tüm günün yorgunluğunu alır, eğlenmenizi sağlar. Dinlediğiniz müziğin ritmine göre hareket edersiniz mutfakta. Aceleniz yoktur, sofrada bekleyen biri yoktur. Diğer bir yandan yaptığınız yemekte yeni şeyler denemek istersiniz belki. Bunu kimseye danışmak zorunda değilsiniz, istediğiniz şeyi istediğiniz miktarda, belki bokunu çıkartarak eklersiniz. Kimse karışmaz size, karışamaz.
Belki erken uyumak istersiniz gece. Yalnız değilseniz size eşlik eden kişinin de uyumak istemesi gerekmektedir. Ya da geç uyumak istersiniz ama o da mümkün olmayabilir.

"Tüm bunları biriyle beraberken de yapabilirsin!" diyenler var, duyuyorum. Hayır efendim yapamazsın. Beraber olduğun kişi kim olursa olsun tamamen aynı şeyleri isteyemezsin, aynı şeyleri düşünemezsin. Bir yere gidip de sadece senin istediğin gibi şeyler yapamazsın. Onun istediği şeyleri de yapmak zorundasın. Bu eğlenceli olabilir evet ama zorundalıktır. Özgürlük değil.

Neyse ki benim evimin zili bile yok.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Gaziantep - 1

   Gaziantep dedim dedim geldim sonunda. Evet bu sabaha karşı çıktık yola. Eşyalarım, çekyatım yüklendik geldik. Kayıt işleri sandığım kadar zor olmadı. Birkaç küçük aksilik dışında her şey güzeldi.
   Kayıt olmak için beklerken insanlar konuşuyorlardı kendi aralarında. Belli ki birlikte gelmişlerdi. Aynı yeri kazanmışlardı belki de. Düşündükçe içime bir hüzün çöktü. "Neden ben de arkadaşlarımla aynı yeri kazanıp gidemedim ki birlikte?" sorusu döndü durdu beynimde. Bu soruya biraz ara vermişken Deniz'le karşılaştım. Aynı liseden mezun olmuştuk. Çok yakın değildik ama arkadaştık sonuçta. Beni görür görmez "İyi ki karşılaştık, baksana herkes birbirini tanıyor" dedi. Aldı yalnızlığımı bu cümle.
   Eve geldim sonra. Temizlik falan derken saatler geçti. Annemler döndüler Adana'ya. Yalnız kalmıştım evde. Ne hissettim tam olarak bilmiyorum. Belki özgürlük, belki sakinlik, belki rahatlık. Ama garip de bir şeydi. Çok kez uzak kalmıştım kendi evimden. Ama bu denli uzaklık, hele de uzun süreceğini bildiğin bir uzaklık farklıymış bunu anladım. Mutfak temizliğine girdim sonra. Bir şeyler yiyip bilgisayarın başına oturdum. Öğlen, yapacak bir şey yok, olsa da birileri yok. Tek başına şehri keşfetmek için de akşamoı beklemek lazım tabi.
   Biraz önce çıktım dışarı. Market alışverişi için. "Güzel şehir" diyebiliyorum bu yarım saatlik gezime dayanarak. Yokuşları olmasa daha da güzel olurmuş ama güzel şehir. Hava henüz kararmış, insanlar işlerinden yeni dönerken tatlı bir telaş vardı sokaklarda. En sevdiğim saatler. Herkes kendi derdindeydi, kimse seni umursmıyor. "Kalabalığın içinde yalnız olmak"tı bu evet. Şimdi oradan "Gaziantep'te ne kalabalığı lan?!" diyebilirsiniz ama bilmeniz gereken bir şey var: Gaziantep Adana'dan küçük bir şehir değil. 300 bin az sadece nüfusu, yani kalabalık oluyor, oluyormuş. Şimdi geldim eve, market alışverişimi yerleştirdim dolaba. Poşetlerle gezmek istemediğim için döndüm, gelmişken taze taze yazayım dedim bunları da. Birazdan tekrar çıkacağım. Sigaram yok, sigara almam lazım. Belki de içecek bir şeyler. Ayrıca yemek de pişirmem lazım. İş çok, ama ilk kez üşenmiyorum. Çünkü üzerimde bir baskı yok. Zaten ben bir işi yapmıyorsam %90 ihtimalle biri yapmamı söylediği içindir. Neyse efenim, gidip geldikten sonra Gaziantep izlenimlerimi bildireceğim tekrar.

2 Eylül 2012 Pazar

Bavul hazırlamak, yanıma alacağım kitapları seçmek, herkesle vedalaşmak çok güzel şeyler. Tatlı bir telaş var. "Evde neye ihtiyacım olur acaba?"" sorusuna dört koldan çözüm arıyoruz. Eksiklerimi tamamlıyoruz hızlıca. Bitti sayılır gerçi. Kitaplarımdan "Evladım olsa ancak bu kadar çok severim!" dediklerimi ve okumadıklarımı koliledim. Ayrılamayacağım özel eşyalarımı (Tuğçe'nin hediyesi olan nostaljik radyom ve pipom, ablamın hediyesi mini gramafonum, Cem'in hediyesi shot bardağım ve Cafe de Pera serilerim, dedemden kalma küllüğüm) da ayrıca koliledim. Yolculukta giyeceklerim dışında hiçbir kıyafetim kalmadı sanırım evde.

Teyzemler bizde, gideceğim için öğrenci evinde yiyemeyeceğin yemekler listesinin en başındaki yemeği, içli köfteyi yaptılar. Ben de çok severim. Hani evden ayrılacağım için en çok üzüldüğüm nokta. Başka da üzüldüğüm nokta yok gerçi de neyse.

İlk kez ayrılmıyorum evden. Liseyi de uzakta okumuştum. Hoş uzak dediğim de 1 saatlik mesafeydi. Ama olsun, 14 yaşındaki bir çocuk için uzak bir mesafeydi bence. 2 haftada bir evime geliyordum ama bu aynı şey değil. Bu üniversite, en başta reşitim, sonra da evim olacak. Güzel şeyler bunlar. Aile özlemi denilen ama bende bulunmayan bir şeyden bahsediyor insanlar ama ben anlayamıyorum tabi ki.

Bu gece şu an oturduğum çekyatımı da pikabın arkasına yükleyip yarın sabah erkenden yola çıkacağız. E hadi hayırlısı o zaman bana. Bundan sonraki yazılarımı da Gaziantep'ten bildireceğim.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Bir Adanalının isyanı.

İnsanlar görüyorum, sonbahar geldi diye seviniyorlar. Millet hava soğuyacak diye seviniyor. Battaniyeleri ve ince hırkalarıyla buluşacakları için hayli mutlular. Belki yağmur yağar da ince yağmurluğumu giyerim diyorlar. Serin havada battaniyenin altında kahve ya da sıcak çikolata içerken film izlerim diyorlar.

Ne güzel hayaller bunlar, ne güzel diyorlar.

Ama o insanlar bilmiyor ki biz Adana'da yanıyoruz. Ebemiz sikiliyor sıcaktan. Gündüz dışarı çıkamıyorum. Gözlerimizi kısmaktan etrafı göremiyoruz. Terden her tarafımız ıslanıyor. Tshirtlerimizin rengi değişiyor. Ter kıçımızdan akıyor. Oradan bacaklarımızdan akarak ayakkabımızı ıslatıyor. Bilmiyorlar ki klimalı bir yere girince çıkarken yüzümüz çözünüyor sıcaklık değişiminden. Bilmiyorlar ki yürümemiz gerekn bir yer varsa yoldaki tüm süper marketlere ve bilimum klimalı mağazalara zorunlı giriyoruz. Bilmiyorlar ki insanlar burada sıcaktan pişik oluyor.

Ulan Allahsızlar. Bari gözümüzün içine baka baka sevinmeyin. Biz burada hala geceleri klima çalıştırıyoruz. Hem de 25'te. Yeter lan.

28 Ağustos 2012 Salı



Pilli Bebek - Olan Biten

Ne zamandır yazmıyorum bir şeyler. Bir şarkı paylaşayım dedim. Bilen bilir Pilli Bebek'in ne kadar kaliteli bir grup olduğunu. Her ne kadar çok klişi tarafından keşfedilmemiş olsa da piyasadaki en iyilerden biri. Hoş, çok kişinin bilmemesi işime gelir. En azından boku çıkmaz. Boku çıkacaksa da ben çıkartırım, her yerde görmem.

Grup aslında yağmurlu akşamüstleri, balkonda ya da camda tercihe göre çay ya da kahve içerken, yine tercihe göre yanında sigarayla katık edip dinlenilecek şarkılar yapıyor. Yani tadından yenmiyor. Öyle ki, şu yaz günlerinde bile dinleseniz havanın serinlediğini hissedersiniz.

Ama bu şarkı, yani Olan Biten, öyle değil. İzninizle bu şarkı üzerinde de bi fantezi yapayım.

Bu şarkı tam olarak sıcak yaz günlerinde, akşam üstleri, dışarıda işinizi bitirip eve kendinizi zor attıktan sonra biraz dinlenip yorgunluğunuzu geçirmenizin ardından "Eh, internete gireyim o zaman, madem yapacak bir şey yok" demenizin ardın açacağınız en makul şarkıdır. Şarkının kademeleri var mesela. Önce normal bir giriş yapıyor. Biraz müzik, ısınmak için, sonra hafiften söze giriyor. Buralarda sakinsiniz tabi dinlerken. Ama sonra "Aklıım başımaa geeldiii..." diye bir giriyor ki, neşeniz yerine geliyor. Hatta elinizde olmadan eşlik ediyorsunuz. Şarkıyı dinlendiriyor tabi arada hep aynı tempoda gitmiyor. İşte o dinlendirme arası da kahve yudumlama arası oluyor. Sonra yine tempo, yine neşe, yine keyif, yine coşku.

Vel hasıl kelam, dinleyin, çok güzel şarkıdır.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Kuş yuvadan uçtu.

Odamın penceresinin altındaki klima motoru. Her şey apartman girişinden zile basılmasıyla başladı. Salonun balkonuna gidip oradan bakmaya üşendiğim için odamdaki klima motoruna aldırmaksızın vücudumun yarısından fazlasını dışarı çıkarmak suretiyle uzandım pencereden. Tam otomatiğe basmak için odaya girerken gözüme takıldılar. Böyle çıplak, minik, iğrenç iki küçük şey. Bir de gagaları var ki, turuncumsu falan. Küçük bir şok yaşayıp kapıya koştum. Otomatiğe basıp geri geldim kuşların yanına. İzlemeye başladım. Nasıl da bağırıp gagalarını açıyorlar. Salak olduklarını düşündüm önce. Sonra hemen kafamın üzerinde bir ampul yandı. Bu iki küçük iğrenç "şey"i aşağı düşürüp gece farelere yem edecektim. Fotoğraflarını çektikten sonra geceyi bekledim. Ama sonra kıyamadım. Bağlanmıştım resmen bunlara. Karışmadım bi süre. Yavaş yavaş büyüdüler. Tüyleri çıkmaya başladı. Nasıl da çirkinler, anlatamam. Üstelik her sabah başımı beynimi sikiyorlar bağıra bağıra. Gagalarını penseyle sökmeyi de düşünmedim değil, ama bağlanmıştım bir kere. Yapamadım bir şey. Her gün biraz daha büyüdüler. Sonra bir gece biri eksikti. İçim burkuldu. Yuvadan uçup gitmişti yavrum. Çok üzülmüştüm. Hem ona, hem de kalan yavruya. Yalnız kalmıştı, yazık. Bir gece o da gitmişti. O da terketmişti beni. Hüznüm uzun sürmedi, yeni yavrular geldi. Onları daha çabuk benimsedim. Ses yapmıyordum geceleri. İzmariti üzerlerine atmamak için çaba sarfediyordum. Çok geçmedi onlar da uçtular. Artık alışmıştım. Çok fazla koymadı bu gidişleri. Üstelik uzun zaman yenileri de gelmedi. Alışmıştım yalnızlığa. Her gece kontrol ediyordum aslında. Eksikliklerini hissediyordum. Bir gece yine o orospu kuş gelmiş kuluçkaya yatmıştı. Sinirlendi önce. Gidip kim bilir hangi kuşların altına yatıyor, gelip benim penceremin önüne bırakıyor yavruları sonra siktir olup gidiyordu. Kaldıracaktım kuluçkasından, sonra yine kıyamadım, kahretsin! Çıkmış yavrular yumurtadan. Yine başlamıştık. Yine aynı şeyler, izmarit atarken dikkat et, her gün kontrol et, uçsunlar, üzül. 2 gün önce uçtu birisi. Birisi de biraz önce uçtu. Ama bunlara adil davramamıştım, sigaramın küllerini atmıştım üzerlerine. Erken uçtular. Artık yuvayu bozmanın zamanı geldi. Zira bir daha yavru kuşlar gelirse üzerlerinde her türlü fanteziyi gerçekleştirebilirim.  Elveda kuşlarım, elveda fantezilerim.
Anlatılan olaylar gerçek, hisler değildir. Yanlış anlaşılmasın.

23 Ağustos 2012 Perşembe

       
                         Fiona Apple - Across the Universe

The Beatles’a çok büyük saygım var. Hani bazı şarkılar ve gruplar çok özeldir. O şarkıların ya da grubun şarkılarının coverı yapıldığında üzülürsün. Bir şekilde sana karşı işlenmiş bi’ suç gibi hissedersin ya, ben de öyleyim. Sevdiğim bi’ şarkının coverı yapıldığında adeta üzülüyorum. Ama bu şarkı, yani bu cover biraz farklı olmuş. Yadırgamadım hiç, resmen beğendim. Beğendikten sonra kendimi suçlu da hissetmedim değil ama hoş olmuş. Pek güzel olmuş. Tabi bu demek değil ki artık coverlara sempati duyuyorum. Yok öyle bir şey. Sadece arada güzel coverlar çıkabiliyormuş, bunu anladım.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

The day that will never come

I believe some day eveything on my life will be very well. I really believe that.
I will have a great life. I will have good friends and some of them will my best friends for life. Noone will tell lies to me as I will not tell any lies. The life that I am living now made me a good liar. I have to tell lies if I want to live as I want. Actually even telling lies cannot rescue me this goddamn life. I need a miracle for the life I want. Every little thing has to change. From my birth, until now. I do not feel myself belong here. And I know that none of my agers thinks that they belong to the life they are living. Cause that is human nature or I can say, teenager nature. (I really wonder how I will feel when I am 20. I will not a teenager but nothing will be changed, I guess)
However, let's continue what I will get. Maybe, I will have a great relationship. I have had relationships before. So many actually. But they were not the way I really want. Actually, I am not sure if I have a word  for a question like "How kind of relationsip do you want to have?" or "What you expect your valentine to do?" I canot explain it, I do not have any word for it. The person who has something with me HAS TO understand what I expect.
Maybe I will have a great family. Yes, I am one of those guys who do not like their families. But we can say "do not look at the world by the same window"
Eveything will be as I want. I will be the happiest poor man in the world.
Some day, the day that never will come.

Hortum

Nasil da bencildi. O kadar bencil ve egoistti ki ucunda ölüm olsa bir seyin, baskasina birakmaz alirdi kendi canini. Bir o kadar da gururluydu yani. Belki de sirf baskasiyla muhattap olmamak icindi, kim bilir? Evet, kim bilir? Kimse bilmez, kendisi bile. Tüm bunlarin yaninda bir o kadar da tutarsizdi. Dunyanin en acimasiz merhametli insaniydi. En bencil hümanist, en serefsiz gururlu, en megaloman mutevazi insaniydi. Her seyi tutarsiz yasiyordu ama yasiyordu sonucta. Üstelik cogu insan bunlardan sadece biri bile olamiyorken o hepsi oluyordu. Cok gucluydu aslinda, ama bazen oluyordu ki en ufak bir ruzgarda yikilacak gibi oluyordu. Oyle hissiz ve ruhsuzdu ki, yaninda facia olsa anlik bir goz suzmesinden sonra gecer giderdi, ama oyle de bir hisliydi ki, bazen en kucuk bir olaya cozum bulmak icin kendini yer bitirirdi. Evet agir, cok agirdi tum bunlari yasamak. Ustelik herkesten kacip kendini gizlerken, kreste tek basina oynayan en sevilmeyen cocuk kadar yalniz yasiyorken hayati, bunlarin ustesinden gelmek cok zordu. Her seferinde soz veriyordu kendine. Her seferinde farkli bir soz, farkli bir yol. Oyle sozler, oyle kararlardi ki nereye esecegini bilemeyip kendi etrafinda donen bir hortum olmustu. Etrafindaki her seyi icine alan ama bir fayda saglamayan bir hortum gibi. Fazlasi degil. Her seye hakim olup yanina almak isteyen, ama basaramayan, bertaraf eden bir hortum olmustu. Herkes, her sey ondan kacar, saklanir, gecmesini bekler olmustu. Onlar kactikca yolunu bos bulup daha da büyümüstü hortum. Büyüdü, büyüdü, büyüdü ve artik tasiyamaz oldu hicbir seyi. Sonra mi? Sonra yanina aldigi her seyin enkazini birakarak yok etti kendini. Sadece bir hortumdu hayatta. Geldi, gecti, yikti gitti. Sükürler olsun ki gitti.

21 Ağustos 2012 Salı

Bugünlerde salaklık diz boyu.

Bugünlerde öyle salağım ki sormayın.
Dün gözlüğümle denize atladım. Onu buradan okuyabilirsiniz.
Hadi dedim gözlük gitti, bari bir şeyler değiştirelim, saçımı kestirip lens alayım. E tamam her şey güzel.
İnternette lens siparis vereyim dedim. Verdim de. Eskiden kullandığım lensimden sipariş verdim. Kredi kartı bilgilerini girdim, ödeme yapıdı, sipariş onay beklliyor şu an. Ama iki gündür dünya salaklık rekorunu kıran ben, göz numaram olan -2.50yi girmediğimi, siparişte -10 yazdığını sonradan farkettim. Tabi iş işten geçti, kredi kartına girdi o kadar para, şimdi de arıyorum iletişim numarasını, kapalı. Hayır hadi ben salağım, bir iş yeri nasıl cep telefonu kullanır, hadi kullandı nasıl kapalı olur o telefon?!
Sikeyim böyle işi. Ben gidiyorum artık buralardan.

Tam bir salağım.

-Telefondan yazmayi pek sevdim. O yuzden Turkce karakter olmayisini mazur gorun.-

Dun tam bir salaktim. Evet evet, bildigin salaktim yani.
Soyle anlatayim: Kuzenlerimle bir pikaba dolusup denize gidelim dedik, gittik de. Arkaya oturanlar falan da oldu, giderken muzikler falanlar filanlar pek eglenceliydi. Denize girmeler, guneslenmeler falan tabi hemen. Ben de kivircik saclarimi sallaya sallaya gidiyorum. (Tabi tum gozler uzerimde, nasil da havaliyim) Ehem, neyse megalomanligin yeri yok bu yazida, cunku cok salagim. Deniz bisikleti kiralayalim dedik, kiraladik. Gozlugumu de aldim yanima. Gozluk kullananlar bilirler, denize girerken gozlugu cikartinca denizin hicbir tadi kalmiyor, hele de buyuk numarali miyopsaniz 2 metre etrafinizi gorebiliyorsunuz sadece. E olur mu oyle sey? Etrafta bir suru millet, kizlar falan; gormemek ayip olur. Eh iste ben de gozlugumu taktim. Neyse acildik biraz. Denize girelim dendi, ben de peki dedim. Bisikletin on tarafina cikip mukemmel atlayislarimdan birini yapacagim. Cok guzel bir atlayis yapip, kendimi olimpiyatlarda hissettim bir an. Hani yuzuculer atlayip zibilyon metre gidiyor ya su altinda, ben de onlar gibi bi havalara girdim, gidiyorum suyun altindan. Neyse yuzdum geri bisiklete ciktim. Tabi o ara cekilen fotograflar var, onlara bakicam, "Gozlugum kimdeydi?" dedim. Kimseden ses yok, "Gozlugumu verin lan" dedim, hala ses yok, "Verinsene lan su gozlugu!" diye cikistim en son. Baktim millet mal mal bana bakiyor, ben de mal mal onlara bakmaya basladim. Ablam olaylari cozmus tabi "Gerizekaliiii! Atlarken cikartmadin mi gozlugu maaaaal!" diye bir cikis yapti. O an farkettim ki son zamanlarin en buyuk salakligini yapmistim. Bildigin gozume bir perde indi. Hicbir seyi goremiyorum neredeyse. -Salak- Harry Potter her tehlikeli sahnede gozlugunu dusuruyor ya hani, oyle oldum bende, kor kor etrafa bakiyorum. Gunun geri kalani da kor bir sekilde devam etti. Hayir, giden Rayban'ima acimiyorum (Yalan!) plajda bana bakan kizlara bakamadigim icin uzuluyorum (Yalan! Kimse de bakmadi kesin!). Ama nasil da kuğul olmusumdur simdi, herkes bana bakarken ben kimseye bakmadim. (Yazar burada hala kendini kandiriyor. Podyumda yaz kreasyonu sergiler gibi yurudu ama kimse onu siklemedi aslinda)
Vel hasıl kelam, tam bir salagim efenim.
Param da yok, lens alana kadar kör kaldim.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

-Telefondan yazildi, Turkce karakter eksikligine takilmayalim.-

Yine bayram geldi catti. Kucukken heyecanlandirirdi bayramlar beni. Tek tuk tuttugum oruclar bile mutlu ederdi. Seker yiyecegim icin mutluydum. Yeni kiyafetler, uzun zamandir gormedigim -yasit oldugum- akrabalarimi gorecegim icin heyecanlanirdim. Kucukken harclik da verilirdi bayramda. Ama artik bayram siradan bir gun gibi. Son birkac yildir boyle. Bayramdan zevk alamiyorum. Hayir, "Nerede o eski bayramlar?" tribine girmiyorum, "Buyuduk, yaslandik be!" triplerine de. Ama benimle alakali bir durumdur belki de. Gecen yil bayramda butun gun evde bilgisayarin basindaydim. Bir baska bayramda hastanede gecirmistim.
Yarin bayram ve ben yine hissizim. Akrabalarimi sevmiyorum belki de. Zorunlu ziyaretler, "Ne kadar buyumussun!" diyecek olanlar, "Kilo almissin" diyecek olanlar zaten sogutmustu hep beni ama bu yil bir de universite geyigi cikti basimiza. Herkes nereye yerlestigimi soracak, endüstri mühendisliginin ne ise yaradigini soracak, nereleri yazdigimi soracak, baska insanlari ornek verecek ve bunlari yapan insanlar liseyi zor bitirmis, hayatinda kitap okumamis insanlar olacak. Onlarla bu muhabbete girmeyi birak, yuzlerini bile gormek istemiyorum.
Kuzenlerimi goreyim, mezarliga gideyim, biraz da kahve iceyim yeter bana.
Zaten bayram ziyaretlerinde en sevdigim sey ikram edilen Türk kahvesi.
Zaten kolonyayi da hic sevmem, bir de bunu sorun edecek insanlar. Kolonya tutanlara "Hayir, tesekkurler" demekten yine usanacagim.
Keske gitsem bu diyardan da kurtulsam bu zorunluluklardan. Birkac yilda bir gelir, bayrami yasar giderim. O da olacak bir gun, az kaldi.

17 Ağustos 2012 Cuma

-kişisel-

Farkettim ki çabuk bağlanıyormuşum. Gereğinden çabuk. Kendimi böyle bilmezdim. Hep umursamaz olmuştum ben. Hiçbir şeyi siklemezdim. Sevgilimi bile. Bazen olur en yakınım dediğim bile umrumda olmazdı. Yalnızlığı severdim. Hala da severim aslında. Kimseye ihtiyaç duymam. Yalnız başıma içtiğim kahve sigara daha değerlidir hatta benim için. Konuşmayı pek sevmem. Yalnızken konuşmak zorunda kalmam. Düşünmem yeterlidir. Bazen düşünmem de. Sadece müziğe bırakırım kendimi. Bazen ona da bırakmam. Sessizlik de yeterlidir benim için. Öyleydi, hala da öyle. Ama bir şeyler değişmiş sanki bende. Kötü olmuş, bana göre kötü olmuş. Sevmediğim şeyler olmuş. Bağlanmışım. Hiç hoş değil. Bağlandım dediğim de bir kişi değil. Müzik, olay, yer, fincan vs. Bazen kişi de oluyor. Hani biriyle samimi oluyorum, başkası onunla konuşunca kıskanıyorum.Çekemiyorum. Başkası gelip konuşunca sinirleniyorum, o samimi olduğum kişi de onunla konuşunca iyice kaybediyorum kendimi. Aldatılmış hissediyorum kendimi. Bana ait olan bir şeyi kimse bulmasın, bilmesin istiyorum. Bana özel olmalı her şeyim. Belki de o yüzden yalnızlığıma aşığımdır. Kahvem, kupam, müziklerim. Kimsenin ne yaptığını bilmeme gerek yok. Konuşmak da istemiyorum. Sadece yazayım. Belki bazen radyo dinlerim, dinleme ihtiyacımı gideririm. Ama sosyal ortama karışınca kendimi kaybediyorum. Olmuyor, bu bağlanma sorununa bir çözüm bulmam gerek artık.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Birine hakaret etmek istiyorsan, dinlediği müziği beğenmediğini söyle.


Benim için en büyük hakaretlerden biri olur sanırım bu. Dinlediğim müziği beğenmiyor olabilirsin, sana hitap etmiyor olabilirsin, hatta tarz şarkıcı ya da şarkıdan nefret ediyor olabilirsin, ki bu çok doğal. Buna lafım yok. Herkes her şeyi sevecek diye bir şey yok elbet. Ama bunu gelip de bana söylüyorsan, hem de bunu bana -kendince- aşağılayıcı bir şekilde söylüyorsan senin o ağzını yüzünü kırarım. Müziğime söylenen söz bana söylenmiş gibidir. Müzik benim beynimdir, ruhumdur, kişiliğimdir; keza senin de. Hani ailenden biri hakkında birileri kötü konuşunca sinirlenirsin ya, müziğim hakkında konuşunca ben daha çok sinirleniyorum çünkü kasten bana yapılan hakarettir.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir sigara nelere kadirmiş demek ki.
Şöyle bir şey geçti başımdan, anlatayım size de.

Alıveriş merkezine gittik, ablam teyzem eniştem ve kuzenlerimle. Uzun süren mağaza gezme faslından sonra iftar oldu tabi. Oturduk yemek yemeye. Yedik de. Ama içeride yedik ve benim sigara içmem gerek. Sigara içtiğimi de ablamdan başka bilen yok. Bir yalan makinesi olarak anında bir yalan buldum haliyle. Bi arakdaşımı görüdüm balkonda, siz gidin ben bi onu göreyim dedim ve ayrıldım. Giderken kahve de aldım, çıktım balkona. Boş masa arıyorum. E tabi iftar saati, herkes dışarıda oturuyor. Sonunda boş bir masa buldum, hızlıca ilerliyorum. Oturdum masaya, bir sandalye daha var. Tam kahveyi koydum, sigara yaktım biri geldi, oturabilir miyim dedi. Ben de kafamı kaldırdım tabi dedim. Neyse ki saçları dalgalıydı, düz olsa şansı yoktu hiç. Neyse olaya dönüyorum. Tam sigarasını çıkarttı, tabi Lütfi durur mu? Hemen ateş uzattı. Efendim bi teşekkürler falanlar. Neyse sonra "Ben de kahve alacaktım ama unuttum, zor kaçtım kuzenlerimden" dedi. Ben de "İçmedim, alın sizin olsun" dedim. (Nasıl da kuğulum). 'Olur mu hiç'ler, falanlar filanlar zar zor ikna ettim kıızı. Ama beraber içebiliriz benim için sorun değil dedi. Ben de öyle her şeyden tiksinmem. Hele de güzel bir kızdan.. Günah yani, tiksinilmez. "Olur sorun değil benim için de" dedim ben de. Neyse, kahve içiyoruz, sigara falan. İlk defa sigaram bitmesin diye dua ettim sanırım. O da sütsüz şekersiz seviyormuş kahveyi, öyle söyledi. Tabi daha bi sevdim o zaman. Sigarası bitti, hıı, Camel içiyordu bu arada. Ben de severim tabi. Kalkmak üzere, "Bir tane kesmez şimdi beni, bir daha çıkıcam ben zaten sonra" dedi. Benim de beynimde şimşekler tabi o arada. "Beni de kesmez, ben de çıkarım mutlaka" dedim. E tabi top onda, kaçırmadı vurdu hemen. "E beraber çıkalım o zaman" dedi. Top bende. Çok şaşkın, heyecanlı, zaman aleyhime işlerken topu nereye vuracağımı bilemeden durdum, "E numaranı versen de beraber çıkmamız kolay olsa? Saat vermek olmaz şimdi, kesin bir şey söylemek zor, alışveriş bu, kem küm" ettim. Bir anlık duraksadı. Tabi ben de vurduğum topun nereye gideceğine bakıyorum. Ya terslenecektim yani top kendi kaleme gidecek ve kaleci farketmeyecekti, ya da numarasını verecekti yani mükemmel bir top çıkartmıştım ceza sahasına. O an nasıl uzun geldi bana. Sonunda verdi numarayı, "Bir dahaki kahveler benden o zaman" dedi, yazdım numarayı ama adını bilmiyorum. "Aha" dedim sıçtık. Sonra hemen yine bir ampul yandı kafamda. Komikli şeyler söyleyeyim dedim. "Ben de ne hızlıyım ya, adını öğrenmeden telefonunu öğrendim" dedim. Bi güldü falan. "Seda" dedi gitti. Sonra ben de arkasından bakıyorum. "Filmde miyim lan ben? Bu ne böyle?" diyorum kendi kendime. Ben de mesaj attım. "Lütfi" diye. Sonra mesajlaştık, tekrar çıktık balkona, kahve almış sağolsun. Sütsüz, şekersiz. Öğrenmiş hemen. Konuştuk, kahve içtik, sigara içtik. Sonra ayrıldık tabi.

Şimdi de mesaj atsam mı atmasam mı diye düşünüyorum.

Mesaj atsam konuşucaz ve ben gıcık alıcam mutlaka. Huyumu sikeyim. Bir şeyler ciddileşince soğuyorum.
En iyisi bir şey yapmamak. Güzel bir anı olarak kalsın.

Kirlenmemiş anılara ihtiyacım var.

Pinhani - Yitirmeden

Şarkı o kadar güzel ki, dinletiyor kendini. Tekrar moduna alıp defalarca dinleyebiliyorum ben. Bu şarkıyı beğenmeyen çıkacağını sanmıyorum aslında. Çıkarsa da ya rapçidir ya da Demek Akalıncı Serdar Ortaççı falan. Onlar da zaten okumaz benim blogumu, ne işleri var.

Belki sözleri beni bağlayan, belki de müziği. Ya da ikisi. Ayrı ayrı da güzeller, birleşince de.
Ama bu şarkıda beni asıl bağlayan klip. O kadar güzel olmuş ki klibi, ilk izlediğimde duygulandım falan, bi hoş oldum. Sonraki seferlerde onlarla birlikte ben de yapmaya çalıştım. Garip bir şekilde mutlu etti bu beni. Zaten Kübra'yla birlikte üniversitede işaret dili öğrenme düşüncemiz vardı, iyice taktık bunu kafaya.

Bence, yani bizde herkes işaret dili öğrenmeli. Herkes! O insanlı anlamak, dinlemek, iletişim kurmak bana göre çok önemli. Düşünsenize, sadece bir dakika düşünün. Bizim için en vazgeçilmez şey ne? Tabi ki müzik. Ama o insanların müziği de yok. O kadar dertleri, sorunları varken müzikleri yok. Daha kötü ne olabilir ki? Hayır, acımıyorum. Acımak haddim değil ama onlar da kendilerini bizim gibi hissetseler, konuşsak, anlaşsak güzel olmaz mı?

Yeni Zelanda'da işaret dilinin resmi dil olduğunu biliyor muydunuz peki?

12 Ağustos 2012 Pazar

Öyle bir hava var ki bugün, ben de öyle bir kafadayım ki. Sabahtan beri yabancı diziler izliyorum. Yabancı bloglar okudum. Sanki hava çok güzelmiş, mükemmel bir güneş varmış, ben de mükemmel bir yazlık evdeki odamda oturuyormuşum gibi. Full hd bir filmin içindeyim. Çok güzel müzikler çalıyor. Hafif rüzgar esiyor. Odamın balkonuna çıksam uzun bir kumsal, mükemmel bir deniz görecekmişim gibi. Kumsalın bir köşesinde bir grup voleybol oynuyor olacak. Bir sürü kişi yüzüyor, daha fazlası güneşleniyor olacak. Sahile paralel bir sahil şeridi olacak. Orada oturup kahvesini içenler, top oynayanlar, paten yapanlar, kaykay yapıp bisiklet sürenler olacak.

Hayal dünyamı sikmek istiyorum şu an.

DAHA PERDEYİ AÇIP DIŞARI BİLE BAKMADIM. KLİMAYI HİÇ KAPATMADIM. FANTEZİME SOKAYIM.


8 Ağustos 2012 Çarşamba


Büyük Ev Ablukada - Çıldırmıcam

Bir gün yine canım sıkkın. Ama öyle böyle değil. Her şeyi boşvermişim. Kendimi acı kahvelere, sigaraya vurmuşum. Bilge'yle konuşuyorum o ara. Anlattım işte olanları. O kadar kötüyüm ki ders falan da çalışmıyorum. Bildiğin hayat beni sikmiş atmış yani. Sonra Bilge aradı, açmadım ben de tabi, meşgule aldım.

Zaten olanlar ondan sonra başladı. Ben kendimi salmış mal mal etrafa bakarken telefonuma mesaj geldi. Mesaj sesim de 'tek bip'. Telefona uzandım baktım bir kez daha bipledi. Sonra baktım telefon kafayı yedi. Bipbipbipbipbipbip ediyor. Açtım mesajı, hala bipliyor. Takıldı sandım. Gecenin bir yarısı ne düşünebilirim başka? Hayır siz olsanız ne düşünürsünüz? Meğer üst üste 14 farklı numaradan 15 mesaj gelmiş.

Mesajda da "Keeendiimii tutuucaam, çook sabırlı ooolucaaam, naapııp ediip sonundaaa beeeeeen çııldııırmııııcaaam, çııldırmıcaaam çııldırmııcam çııldırmıcaam çııldırmııcaaaam!" yazıyor.

Ama ben nasıl gülüyorum, böyle delimanyak gibi gülüyorum. Çok fena yani. Tabi o an gitti her şey sinirim falan. Meğer Bilge bi sürü kişiyi organize etmiş, herkes aynı anda aynı mesajı atmış bana. Nasıl mutlu olmuştum o gece. Aklıma geldi şimdi.

Keşke şimdi de öyle bir şey yapsanız. Telefon numaramı vereyim isterseniz? Twitter'dan Facebook'tan, Tumblr'dan falan da yapsanız olur. Evet evet, çok güzel olurdu, tam da şimdi.

5 Ağustos 2012 Pazar

Kaybedenler Kulübü // Ben Büyüyünce Kaybeden Olucam.



                                                  Asu Maralman - Sigaramın Dumanı


Kaybedenler Kulübü filmini hepiniz izlemişsinizdir muhtemelen. İzlemeyenler varsa tabi izlerler yakında, mutlaka duymuşsunuzdur. (Nasıl izlemediniz lan? Bırakın gidin abi, bunu izlemediyseniz bırakın okumayın yazıyı!!) Neyse, herkese saygımız var tabi.

Ben filmi izleyenlerdenim. Hatta çok beğenenlerdenim. Beğenim filmi tam olarak anlayıp anlamadığım anlamına gelmez.

Şöyle bir şey var; filmi izledim, çok beğenedim, hatta bazı yerlerde yüzümde aptal bi sırıtmayla o ortamda bulunmak istedim, kısacası keyif aldım. Ama sorgulamak istediğim şey "kaybeden" olma kriteri. Benim için "kaybeden" olmak nedir? Benim için kaybeden olmak, yapmayı çok istediğin şeyler olup da paran ya da başka olumsuz imkanlarından dolayı yapamamandır; çok paran olup yapacak hiçbir şeyinin olmamasıdır (aile zoruyla tıp okuyanlar, siz bu gruba giriyorsunuz canlarım, kusura bakamayın); para da olsa, zaman da olsa mutsuz, kimsesiz olmaktır. Ben kaybeden miyim? Şu an için evet. Yapmak istediğim çok şey var ama şartlar ve imkanlar yetersiz.

Filmde ele alınan adamların kaybedenlik derecelerini inceliyorum şimdi de. Birinin çok güzel motoru var, fotoğraf makinesi var, basım evi var. Çok yakın bir arkadaşı var ve bu arkadaşıyla beraber radyo programı yapıyor. (Burada küfür ediyorum, ama yazmıyorum, yoksa küfürsüz geçmem.) Sonra adamın sevgilisi oluyor, gayet mutlular falan ama bi sebepten ayrılıyorlar, e çok doğal, başkasını da bulabilir. Sonuçta sevgilisi olabilecek bir insan. E böyle e olunca "Bu nasıl kaybeden olmak?" diye sorguluyorum ben. Benim "kaybeden" tanımımdaki hiçbir şeye uymuyor bu adam. Hatta öyle bir durumda ki, neredeyse benim hayallerim. Hatta hepimizin hayalleri. Motor, fotoğrafçılık, basım evi (ben oranın sahibi olmayı bırak, çalışsam bile çok mutlu olabilirim), radyo programı. Hangimiz radyo programı yapmak istemeyiz ki? Hem de en yakın arkadaşımızla? Adam resmen benim hayallerimi gerçekleştrirmiş, bir de beğenmiyor. Kusura bakmayın ama amına koyarım ben böyle işin. Dayanamadım yazdım küfürü, affola.

Diğerini ele alacak olursak, adamda bir anne var, kültür abidesi, kitaplar veriyor kitaplar alıyor, kitabın ismini söyleyince içinden bır parça seslendiriyor. Ve öyle anlayışlı ve konuşulabilecek bir anne ki (yanlış anlaşılmasın, özenmiyorum, annemle aram iyidir, fakat anne-oğul arkadaş gibi olma olayı pek bana göre değil) bu çok kişinin hayalidir. Ve filmin sonuna doğru adam plak dükkanı açıyor. "PLAK DÜKKANI" !!!! Ben burada plakları o kadar çok sevip de bulamıyorken, halamdan kalma eski bir pikabı tamir etmek için haftarlardır uğraşıyorken adam "plak dükkanı" açıyor. Annesi adama plaklar hediye ediyor, hem de İngilitere'deyken aldıklarını. (Umarım yanlış hatırlamıyorumdur. Yok yok, İngiltere'ydi.)

Evet, durum böyleyken bu adamlar kendilerine "kaybeden" diyorlarsa, "kaybeden" olma kıstası bunlar ise eğer, hemen ben de "kaybeden" olmak istiyorum.

BEN BÜYÜYÜNCE KAYBEDEN OLUCAM!

Bu konu da bir şey söylemek ya da tartışmak isteyen olursa buyursun gelsin. lutfioner93@gmail.com

2 Ağustos 2012 Perşembe


Bon Jovi - It's My Life

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem, -fonda bu müzikle- tüm eşyalarımı biraz sinirli, biraz heyecanlı, biraz da ritim tutarak, yer yer eşlik ederek çantama doldurup, hızla çantamı alıp, kapıyı çarpıp çıkmak istiyorum. Sonra arabama binip, gazı kökleyip, yolda ışıklara bile bakmadan, makas atarak gitmek istiyorum.
Tabi bunları yapmak için, öncelikle büyük bir çanta, bir araba, kapıyı çarpınca o hızla bana çarpmayacak bir anne ve mal olmayan bir baba lazım. Bir de para tabi.



"It's my life
It's now or never
I ain't gonna live forever
I just wanna live while I'm alive"


 Yani diyor ki, "Bu benim hayatım, Şimdi ya da asla, Sonsuza kadar yaşayamayacağım, Sadece henüz hayattayken yaşamak istiyorum."

Evet, bu benim hayatım. Ama bunu anlayacak bir aileye sahip değilim. Benim hayatımı benim isteklerim ve kararlarım dışında şekillendirmeye çalışan bir ailem var. Daha doğrusu bir babam var.

2 yıldır sınava giriyorum. Geçen yıl babamın zoruyla tercih yapmadım, istediğim yerlere gidebiliyorken hem de. Üniversiteye gidip mutlu olup, yaşadığımın farkına varıp, hayatımı yaşama; hayallerime ulaşma şansım varken, sırf -gerizekalı- babam yüzünden tercih yapmadım. Çünkü babam hazretleri tıp fakültesine gitmemi istiyormuş. Sağolsun! Ben istiyor muyum, yapabilir miyim, okuyabilir miyim, ilerde sahip olmak istediğim hayat için yapmak istediğim şey bu mu diye soran yok tabi. Adam işin havasında, "Benim oğlum tıp okuyor" diyebilmek için her şey. Yoksa benim hayatım, kariyerim önemli değil yani.

Neyse işte, bir yıl daha hazırlandım. Ama o 1 yıl sanki cezaydı bana. Tercih yapmamın cezasıydı. Benim suçumdu tabi. Her şeyde inat eden, kimsenin söylediğini dinlemeyip kendi bildiğini okuyan ben tuttum tercih yapmadım. Tercih yapmıyorken bile istememiştim tıbba gitmeyi. Sadece o puanı alıp daha iyi bir yere giderim diye düşünmüştüm. Böylece babam da "Benim oğlum tıp kazandı da gitmedi" desin, hepimizin gönlü olsun diye. Ama aklıma sıçayım. 1 yılı nası geçirdiğimi kimse bilemez. 1 yıl boyunca evde "Doktor oğlum" diyerek çağırıldım, her sabah dersaneye bırakılırken doktorlukla ilgili hayaller dinledim vs vs. Ki bunlar en basitleriydi.

Dersanenin en iyilerinden biriydim. Daha da iyi oldum hatta. Ygs denemelerinde 140 üzerine çıkmıştım vs. Tabi, bu yeter mi babama? Neden 150 değil, neden 160 değil diye beynimi yedi bitirdi.

Çalışmak zor geliyordu artık haliyle. "Kimseyi memnun edemiyorsan ne diye çalışıyorum ki?" diyordum. Tabi bunun üzerine arkadaşlarımın, hatta benden daha kötü yapıp da üniversiteye gidenlerin fotoğrafları yavaş yavaş sosyal medyaya düşmeye başladı. Bir onlara bakıyordum, bir de kendime. Onlar orada tam anlamıyla eğlencenin götüne çomak sokuyorken, ben her gece 7-8 kupa kahve içip kendimi derse vuruyordum. Sabahlara kadar. Ve ne için? Tamamen doymak bilmeyen, tatminsiz babam ve onun zeka seviyesi düşük çevresi için. Onlar için kendi hayatımı erteliyordum, onlar için kendimden ödün veriyordum. Onlar için bunca şeye katlanıyordum. Onlar için bildiğim şeyleri bana bilmiyormuşum gibi öğretmeye çalışan, muhtemelen benden az şey bilen öğretmenlere katlanıyordum. Onlar için sınıftaki tonla insana katlanıyordum. Onlar için milletin beni gösterip "O kadar puan almış gitmemiş mal" diyen insanlara katlanıyordum. Tercih yapmadığımı anlamayıp "Kazanamadı!" damgası yapıştıran akrabalarıma katlanıyorum. Bütün bunları, düzgün bir psikolojide, daha iyisini yapmak için hazırlandığım sınav sürecinde yaşıyorum. Bu şekilde başarı nasıl sağlanabilir peki?

Tüm bunların dışında, dersanede mutlaka birileri çıkıyor. Senden daha düşük puan alıp da 2. yıla kalmış, şimdi de senden iyi yapamayan, arkadaşınmış gibi davranıp da içten içe nefret eden birileri. Sen farkında olmana rağmen, yine de arkadaş gibi davranmaya çalışıyorsun, yapamadığı yerlerde yardım ediyorsun, ama o sonra senin ağzına sıçıyor. Hatta ona da şöyle bir örnek vereyim: Zaman denemesi olduk, bilenler bilir zorluğunu. Çok da iyi geçmiş sınavım. Yüksek de bi netim olacak. Neyse, cevap anahtarlarının dağıtılmasını bekliyoruz. Dağıtıldı, gerçekten de netim yüksek. O bahsettiğim arkadaşımda kontrol ediyoruz. Arkadaş benim netlerimi de topluyor 152 diyor. Tabi ben orada sevinçten manyaklaşmışım. Tesadüf annem aradı söyledim falan. Bu arkadaşın da 127 neti var. Yüzü asık, mutsuz, ama bu onun en yüksek netlerinden biri. Neyse yine aynı arkadaş alıyor eline tüm sorularımı kontrol ediyor tekrar. Sonra hesaplamada hata yaptığını farkedip 144 diyor. Neyse, bana yine farketmez hala mutluyum, o hala mutsuz. Yolda "Valla kusura bakma ama 144 olduğuna çok sevindim. 152 sandık, ağlayacaktım" dedi. Ve o akşam da samimi olarak son akşam oldu.

Babama geri dönecek olursak, babamla zaten evde hiç karşılaşamıyoruz. Sadece sabah. O eve gelip yattıktan sonra ben dersaneden ancak dönmüş oluyorum. Gece yarısı. Sabaha kadar da ders çalışıyorum. Tabi haftasonları ve gecenin belli saatinden sonra bilgisyardayım. Babam da uyanıp beni bilgisayarda görünce başlıyor "Ders çalıştığın yok, anca bilgisyarda sürt, akşama kadar yatıyorsun zaten" falan diye bağırmaya. Neyse bunlara aldırmıyorsun. Ama bir yere kadar.

Tüm bu olanlar ve daha fazlası, zaten bildiğin şeyleri tekrar çalışmak zorunda olmakla birleşince, üzerine de arakdaşlarının üniversitede hayatlarını yaşadığını düşününce çalışma isteği falan kalmıyor insanda. Yavaş yavaş boşveriyor. Siktir ediyor. Hem de tam daha çok moralli olup daha çok çalışması gerektiği zamanlarda.

Moralsizlik, isteksizlik, bıkmışlık sonucu ya netler düşüyor ya da aynı yerinde kalıyor. Tabi aynı yerinde kalması en iyi ihtimal.

Sınav da haliyle istenildiği gibi geçmiyor. Sonra LYS süreci var. Onu da anlatamayacağım şu an. O kadar sıkıldım ki yazarken, içime oturdu resmen bir yıl.

Sonuca gelirsek, sınav daha kötü geçiyor. Üzerine de olası aksilikler eklenince iyice boka dönüyor. Yine bunu bir örnekle açıklayayım. Tabi ki benim başıma gelen bir şey bu. Zaten bahtsız bedevi ben olurum hep. Neyse, LYS matematik- geometri gününe gidelim.

Adana merkezde oturmuyorum ve sınav için merkeze gitmem gerek. bulunduğum yerden yani Ceyhan'dan Adana merkeze gitmek yaklaşık 40 dakika, arabayla. Neyse gidiyoruz, Adana'ya girince kimliğimi almadığımı farkettim, masanın üzerine unutmamak için koymuştum. Üzerine de başka kağıtlar koyunca kalmış orada. Neyse ki erken çıkmıştık Ceyhan'dan. Geri döndük, annemin arabayı sürüşünü hala unutamıyorum. E5'te 140'la gidiyorduk. 4lüler yanıyor, korna susmuyor, annemin bir eli dışarıda öndeki ve arkadaki arabalara işaret yapıyor, ki annem sadece birkaç yıldır araba kullanıyor. Çok profesyonel değil yani. Ben de ön koltukta kendimden geçmiş, ağlamaklı ama ağlayamıyor şekilde oturuyorum. Mal gibi. Bir de bunun dönüşü var tabi. Aynı yol, aynı hız, aynı şekil. Adana'ya vardığımızda saat 9.15'ti. Yetiştik diye düşünürken bu sefer Allahın siktir ettiği yerdeki okulu bulamadık. Taksicinin yanlış yol tarifi üzerine saçma sapan bir yere gittik. Ben tabi fenalaşıyorum yavaştan. Sonra bi kırmızı ışıkta araba durdu. Annem 3 kez marşa bastı. Ben o arada iyice kendimden geçmiş bir şekilde bağırıyorum. "Artık Ceyhan'a dönelim, giremiyorum işte" vs vs. 4. marşta araba çalışıyor, zorla da olsa okulu buluyoruz, saat 9.52. Okula en son girenlerdenim. Bahçe kapısından bina kapısına girene kadar meraklı kalabalık gözleriyle yiyorlar, ağlamaklı bir çocuk koşuyor, arkasında annesi ve ablası. Muhtemelen acıyorlar, üzülüyorlar. Sınıfa giriyorum, saat 9.54. Her şey dağıtılmış, herkes kodlama yapmış, ama ben daha yeni geliyorum. 2 saatten fazla şehirler arası yolculuk ve şehir içi dönmeler ve heyecan ve sinire benim midem dayanmıyor tabi ki, zaten reflü ve gastritten yıllarca çektim, midem yine vuruyor beni. Tabi o arada tuvalete koşmalarım falan. Hoca izin vermiyor ama yüzümün halini görünce arkamdan geliyor. Neyse ki insaflı bir hocaymış. Yardım ediyor, üzerimi falan temizliyorum. Sınıfa geri dönüyorum hocayla birlikte, saat 10.09. Sınıftakiler bana adeta acıyor, ben de kendime acıyorum. Biraz kendime geliyorum, kodalama falan yapıp sınava başlıyorum, saat 10.18. Önce algılayamıyorum soruları, sonra derin bir nefes, başluyorum çözmeye. Denemelerde 80'de en kötü 67-68 yapıyordum, ama sınavda matematikte -1 ay boyunca sadece onlara çalışmıştım- limt türev integral sorularını göremiyorum. O psikolojiyle geometriyi de yapamıyorum. Neyse çıkıyoruz, annemler halimi görünce kötü oluyorlar, ama belli etmeme çabası içindeler. Ben de yine mal gibiyim. bir sınavım daha var, yabancı dil. Ona da girip çıkıyorum. Sonra eve dönüyoruz. Herkese kötü geçti, berbattı diyorum ama kimse anlamıyor, "yapmışsındır sen" diyor.

Aynı umutsuzlukla, bu sefer bi olumsuzluk olmadan fen sınavı da geçiyor. Sonuç açıklanıyor, geçen seneki derecemden çok çok kötü.

Tabi babam durur mu? Yapıştırıyor tribi. "Tercih yapmayacaksıııın! Bir yıl daha gireceksiiin! Bu puan nee?! Ben şimdi millete ne diyeceğiiiim?!"   Hay ben senin milletini sikeyim diyemiyorsun tabi. Adam öyle bi konuşuyor ki, sanki ben 1. olmuş gibi mutluyum, tek mutsuz olan o. Kavga kıyamet, bağırışlar falan. Sonuç: Evi terkediyorum. Tabi terketmek de teyzemlere gitmek oluyor, fazla bir şey beklemeyini tabi bi de park maceram var ama onu boşverin.

Bugün geldim eve, babam yok. Her şeye rağmen tercih yapacağım. Babam gelmeden de evden geri gideceğim.
Babam üniversiteye gitsem de para falan göndermeyeceğini söylüyor. Artık bakacağım başımın çaresine.


Yani sonuç olarak, ikinci yıla kimse kalmasın. Psikolojinden ve hayatından vazgeçmek istiyorsan kalabilirsin pekala. Ama yapamazsan her şey bombok ediyorsun.