28 Ağustos 2012 Salı



Pilli Bebek - Olan Biten

Ne zamandır yazmıyorum bir şeyler. Bir şarkı paylaşayım dedim. Bilen bilir Pilli Bebek'in ne kadar kaliteli bir grup olduğunu. Her ne kadar çok klişi tarafından keşfedilmemiş olsa da piyasadaki en iyilerden biri. Hoş, çok kişinin bilmemesi işime gelir. En azından boku çıkmaz. Boku çıkacaksa da ben çıkartırım, her yerde görmem.

Grup aslında yağmurlu akşamüstleri, balkonda ya da camda tercihe göre çay ya da kahve içerken, yine tercihe göre yanında sigarayla katık edip dinlenilecek şarkılar yapıyor. Yani tadından yenmiyor. Öyle ki, şu yaz günlerinde bile dinleseniz havanın serinlediğini hissedersiniz.

Ama bu şarkı, yani Olan Biten, öyle değil. İzninizle bu şarkı üzerinde de bi fantezi yapayım.

Bu şarkı tam olarak sıcak yaz günlerinde, akşam üstleri, dışarıda işinizi bitirip eve kendinizi zor attıktan sonra biraz dinlenip yorgunluğunuzu geçirmenizin ardından "Eh, internete gireyim o zaman, madem yapacak bir şey yok" demenizin ardın açacağınız en makul şarkıdır. Şarkının kademeleri var mesela. Önce normal bir giriş yapıyor. Biraz müzik, ısınmak için, sonra hafiften söze giriyor. Buralarda sakinsiniz tabi dinlerken. Ama sonra "Aklıım başımaa geeldiii..." diye bir giriyor ki, neşeniz yerine geliyor. Hatta elinizde olmadan eşlik ediyorsunuz. Şarkıyı dinlendiriyor tabi arada hep aynı tempoda gitmiyor. İşte o dinlendirme arası da kahve yudumlama arası oluyor. Sonra yine tempo, yine neşe, yine keyif, yine coşku.

Vel hasıl kelam, dinleyin, çok güzel şarkıdır.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Kuş yuvadan uçtu.

Odamın penceresinin altındaki klima motoru. Her şey apartman girişinden zile basılmasıyla başladı. Salonun balkonuna gidip oradan bakmaya üşendiğim için odamdaki klima motoruna aldırmaksızın vücudumun yarısından fazlasını dışarı çıkarmak suretiyle uzandım pencereden. Tam otomatiğe basmak için odaya girerken gözüme takıldılar. Böyle çıplak, minik, iğrenç iki küçük şey. Bir de gagaları var ki, turuncumsu falan. Küçük bir şok yaşayıp kapıya koştum. Otomatiğe basıp geri geldim kuşların yanına. İzlemeye başladım. Nasıl da bağırıp gagalarını açıyorlar. Salak olduklarını düşündüm önce. Sonra hemen kafamın üzerinde bir ampul yandı. Bu iki küçük iğrenç "şey"i aşağı düşürüp gece farelere yem edecektim. Fotoğraflarını çektikten sonra geceyi bekledim. Ama sonra kıyamadım. Bağlanmıştım resmen bunlara. Karışmadım bi süre. Yavaş yavaş büyüdüler. Tüyleri çıkmaya başladı. Nasıl da çirkinler, anlatamam. Üstelik her sabah başımı beynimi sikiyorlar bağıra bağıra. Gagalarını penseyle sökmeyi de düşünmedim değil, ama bağlanmıştım bir kere. Yapamadım bir şey. Her gün biraz daha büyüdüler. Sonra bir gece biri eksikti. İçim burkuldu. Yuvadan uçup gitmişti yavrum. Çok üzülmüştüm. Hem ona, hem de kalan yavruya. Yalnız kalmıştı, yazık. Bir gece o da gitmişti. O da terketmişti beni. Hüznüm uzun sürmedi, yeni yavrular geldi. Onları daha çabuk benimsedim. Ses yapmıyordum geceleri. İzmariti üzerlerine atmamak için çaba sarfediyordum. Çok geçmedi onlar da uçtular. Artık alışmıştım. Çok fazla koymadı bu gidişleri. Üstelik uzun zaman yenileri de gelmedi. Alışmıştım yalnızlığa. Her gece kontrol ediyordum aslında. Eksikliklerini hissediyordum. Bir gece yine o orospu kuş gelmiş kuluçkaya yatmıştı. Sinirlendi önce. Gidip kim bilir hangi kuşların altına yatıyor, gelip benim penceremin önüne bırakıyor yavruları sonra siktir olup gidiyordu. Kaldıracaktım kuluçkasından, sonra yine kıyamadım, kahretsin! Çıkmış yavrular yumurtadan. Yine başlamıştık. Yine aynı şeyler, izmarit atarken dikkat et, her gün kontrol et, uçsunlar, üzül. 2 gün önce uçtu birisi. Birisi de biraz önce uçtu. Ama bunlara adil davramamıştım, sigaramın küllerini atmıştım üzerlerine. Erken uçtular. Artık yuvayu bozmanın zamanı geldi. Zira bir daha yavru kuşlar gelirse üzerlerinde her türlü fanteziyi gerçekleştirebilirim.  Elveda kuşlarım, elveda fantezilerim.
Anlatılan olaylar gerçek, hisler değildir. Yanlış anlaşılmasın.

23 Ağustos 2012 Perşembe

       
                         Fiona Apple - Across the Universe

The Beatles’a çok büyük saygım var. Hani bazı şarkılar ve gruplar çok özeldir. O şarkıların ya da grubun şarkılarının coverı yapıldığında üzülürsün. Bir şekilde sana karşı işlenmiş bi’ suç gibi hissedersin ya, ben de öyleyim. Sevdiğim bi’ şarkının coverı yapıldığında adeta üzülüyorum. Ama bu şarkı, yani bu cover biraz farklı olmuş. Yadırgamadım hiç, resmen beğendim. Beğendikten sonra kendimi suçlu da hissetmedim değil ama hoş olmuş. Pek güzel olmuş. Tabi bu demek değil ki artık coverlara sempati duyuyorum. Yok öyle bir şey. Sadece arada güzel coverlar çıkabiliyormuş, bunu anladım.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

The day that will never come

I believe some day eveything on my life will be very well. I really believe that.
I will have a great life. I will have good friends and some of them will my best friends for life. Noone will tell lies to me as I will not tell any lies. The life that I am living now made me a good liar. I have to tell lies if I want to live as I want. Actually even telling lies cannot rescue me this goddamn life. I need a miracle for the life I want. Every little thing has to change. From my birth, until now. I do not feel myself belong here. And I know that none of my agers thinks that they belong to the life they are living. Cause that is human nature or I can say, teenager nature. (I really wonder how I will feel when I am 20. I will not a teenager but nothing will be changed, I guess)
However, let's continue what I will get. Maybe, I will have a great relationship. I have had relationships before. So many actually. But they were not the way I really want. Actually, I am not sure if I have a word  for a question like "How kind of relationsip do you want to have?" or "What you expect your valentine to do?" I canot explain it, I do not have any word for it. The person who has something with me HAS TO understand what I expect.
Maybe I will have a great family. Yes, I am one of those guys who do not like their families. But we can say "do not look at the world by the same window"
Eveything will be as I want. I will be the happiest poor man in the world.
Some day, the day that never will come.

Hortum

Nasil da bencildi. O kadar bencil ve egoistti ki ucunda ölüm olsa bir seyin, baskasina birakmaz alirdi kendi canini. Bir o kadar da gururluydu yani. Belki de sirf baskasiyla muhattap olmamak icindi, kim bilir? Evet, kim bilir? Kimse bilmez, kendisi bile. Tüm bunlarin yaninda bir o kadar da tutarsizdi. Dunyanin en acimasiz merhametli insaniydi. En bencil hümanist, en serefsiz gururlu, en megaloman mutevazi insaniydi. Her seyi tutarsiz yasiyordu ama yasiyordu sonucta. Üstelik cogu insan bunlardan sadece biri bile olamiyorken o hepsi oluyordu. Cok gucluydu aslinda, ama bazen oluyordu ki en ufak bir ruzgarda yikilacak gibi oluyordu. Oyle hissiz ve ruhsuzdu ki, yaninda facia olsa anlik bir goz suzmesinden sonra gecer giderdi, ama oyle de bir hisliydi ki, bazen en kucuk bir olaya cozum bulmak icin kendini yer bitirirdi. Evet agir, cok agirdi tum bunlari yasamak. Ustelik herkesten kacip kendini gizlerken, kreste tek basina oynayan en sevilmeyen cocuk kadar yalniz yasiyorken hayati, bunlarin ustesinden gelmek cok zordu. Her seferinde soz veriyordu kendine. Her seferinde farkli bir soz, farkli bir yol. Oyle sozler, oyle kararlardi ki nereye esecegini bilemeyip kendi etrafinda donen bir hortum olmustu. Etrafindaki her seyi icine alan ama bir fayda saglamayan bir hortum gibi. Fazlasi degil. Her seye hakim olup yanina almak isteyen, ama basaramayan, bertaraf eden bir hortum olmustu. Herkes, her sey ondan kacar, saklanir, gecmesini bekler olmustu. Onlar kactikca yolunu bos bulup daha da büyümüstü hortum. Büyüdü, büyüdü, büyüdü ve artik tasiyamaz oldu hicbir seyi. Sonra mi? Sonra yanina aldigi her seyin enkazini birakarak yok etti kendini. Sadece bir hortumdu hayatta. Geldi, gecti, yikti gitti. Sükürler olsun ki gitti.

21 Ağustos 2012 Salı

Bugünlerde salaklık diz boyu.

Bugünlerde öyle salağım ki sormayın.
Dün gözlüğümle denize atladım. Onu buradan okuyabilirsiniz.
Hadi dedim gözlük gitti, bari bir şeyler değiştirelim, saçımı kestirip lens alayım. E tamam her şey güzel.
İnternette lens siparis vereyim dedim. Verdim de. Eskiden kullandığım lensimden sipariş verdim. Kredi kartı bilgilerini girdim, ödeme yapıdı, sipariş onay beklliyor şu an. Ama iki gündür dünya salaklık rekorunu kıran ben, göz numaram olan -2.50yi girmediğimi, siparişte -10 yazdığını sonradan farkettim. Tabi iş işten geçti, kredi kartına girdi o kadar para, şimdi de arıyorum iletişim numarasını, kapalı. Hayır hadi ben salağım, bir iş yeri nasıl cep telefonu kullanır, hadi kullandı nasıl kapalı olur o telefon?!
Sikeyim böyle işi. Ben gidiyorum artık buralardan.

Tam bir salağım.

-Telefondan yazmayi pek sevdim. O yuzden Turkce karakter olmayisini mazur gorun.-

Dun tam bir salaktim. Evet evet, bildigin salaktim yani.
Soyle anlatayim: Kuzenlerimle bir pikaba dolusup denize gidelim dedik, gittik de. Arkaya oturanlar falan da oldu, giderken muzikler falanlar filanlar pek eglenceliydi. Denize girmeler, guneslenmeler falan tabi hemen. Ben de kivircik saclarimi sallaya sallaya gidiyorum. (Tabi tum gozler uzerimde, nasil da havaliyim) Ehem, neyse megalomanligin yeri yok bu yazida, cunku cok salagim. Deniz bisikleti kiralayalim dedik, kiraladik. Gozlugumu de aldim yanima. Gozluk kullananlar bilirler, denize girerken gozlugu cikartinca denizin hicbir tadi kalmiyor, hele de buyuk numarali miyopsaniz 2 metre etrafinizi gorebiliyorsunuz sadece. E olur mu oyle sey? Etrafta bir suru millet, kizlar falan; gormemek ayip olur. Eh iste ben de gozlugumu taktim. Neyse acildik biraz. Denize girelim dendi, ben de peki dedim. Bisikletin on tarafina cikip mukemmel atlayislarimdan birini yapacagim. Cok guzel bir atlayis yapip, kendimi olimpiyatlarda hissettim bir an. Hani yuzuculer atlayip zibilyon metre gidiyor ya su altinda, ben de onlar gibi bi havalara girdim, gidiyorum suyun altindan. Neyse yuzdum geri bisiklete ciktim. Tabi o ara cekilen fotograflar var, onlara bakicam, "Gozlugum kimdeydi?" dedim. Kimseden ses yok, "Gozlugumu verin lan" dedim, hala ses yok, "Verinsene lan su gozlugu!" diye cikistim en son. Baktim millet mal mal bana bakiyor, ben de mal mal onlara bakmaya basladim. Ablam olaylari cozmus tabi "Gerizekaliiii! Atlarken cikartmadin mi gozlugu maaaaal!" diye bir cikis yapti. O an farkettim ki son zamanlarin en buyuk salakligini yapmistim. Bildigin gozume bir perde indi. Hicbir seyi goremiyorum neredeyse. -Salak- Harry Potter her tehlikeli sahnede gozlugunu dusuruyor ya hani, oyle oldum bende, kor kor etrafa bakiyorum. Gunun geri kalani da kor bir sekilde devam etti. Hayir, giden Rayban'ima acimiyorum (Yalan!) plajda bana bakan kizlara bakamadigim icin uzuluyorum (Yalan! Kimse de bakmadi kesin!). Ama nasil da kuğul olmusumdur simdi, herkes bana bakarken ben kimseye bakmadim. (Yazar burada hala kendini kandiriyor. Podyumda yaz kreasyonu sergiler gibi yurudu ama kimse onu siklemedi aslinda)
Vel hasıl kelam, tam bir salagim efenim.
Param da yok, lens alana kadar kör kaldim.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

-Telefondan yazildi, Turkce karakter eksikligine takilmayalim.-

Yine bayram geldi catti. Kucukken heyecanlandirirdi bayramlar beni. Tek tuk tuttugum oruclar bile mutlu ederdi. Seker yiyecegim icin mutluydum. Yeni kiyafetler, uzun zamandir gormedigim -yasit oldugum- akrabalarimi gorecegim icin heyecanlanirdim. Kucukken harclik da verilirdi bayramda. Ama artik bayram siradan bir gun gibi. Son birkac yildir boyle. Bayramdan zevk alamiyorum. Hayir, "Nerede o eski bayramlar?" tribine girmiyorum, "Buyuduk, yaslandik be!" triplerine de. Ama benimle alakali bir durumdur belki de. Gecen yil bayramda butun gun evde bilgisayarin basindaydim. Bir baska bayramda hastanede gecirmistim.
Yarin bayram ve ben yine hissizim. Akrabalarimi sevmiyorum belki de. Zorunlu ziyaretler, "Ne kadar buyumussun!" diyecek olanlar, "Kilo almissin" diyecek olanlar zaten sogutmustu hep beni ama bu yil bir de universite geyigi cikti basimiza. Herkes nereye yerlestigimi soracak, endüstri mühendisliginin ne ise yaradigini soracak, nereleri yazdigimi soracak, baska insanlari ornek verecek ve bunlari yapan insanlar liseyi zor bitirmis, hayatinda kitap okumamis insanlar olacak. Onlarla bu muhabbete girmeyi birak, yuzlerini bile gormek istemiyorum.
Kuzenlerimi goreyim, mezarliga gideyim, biraz da kahve iceyim yeter bana.
Zaten bayram ziyaretlerinde en sevdigim sey ikram edilen Türk kahvesi.
Zaten kolonyayi da hic sevmem, bir de bunu sorun edecek insanlar. Kolonya tutanlara "Hayir, tesekkurler" demekten yine usanacagim.
Keske gitsem bu diyardan da kurtulsam bu zorunluluklardan. Birkac yilda bir gelir, bayrami yasar giderim. O da olacak bir gun, az kaldi.

17 Ağustos 2012 Cuma

-kişisel-

Farkettim ki çabuk bağlanıyormuşum. Gereğinden çabuk. Kendimi böyle bilmezdim. Hep umursamaz olmuştum ben. Hiçbir şeyi siklemezdim. Sevgilimi bile. Bazen olur en yakınım dediğim bile umrumda olmazdı. Yalnızlığı severdim. Hala da severim aslında. Kimseye ihtiyaç duymam. Yalnız başıma içtiğim kahve sigara daha değerlidir hatta benim için. Konuşmayı pek sevmem. Yalnızken konuşmak zorunda kalmam. Düşünmem yeterlidir. Bazen düşünmem de. Sadece müziğe bırakırım kendimi. Bazen ona da bırakmam. Sessizlik de yeterlidir benim için. Öyleydi, hala da öyle. Ama bir şeyler değişmiş sanki bende. Kötü olmuş, bana göre kötü olmuş. Sevmediğim şeyler olmuş. Bağlanmışım. Hiç hoş değil. Bağlandım dediğim de bir kişi değil. Müzik, olay, yer, fincan vs. Bazen kişi de oluyor. Hani biriyle samimi oluyorum, başkası onunla konuşunca kıskanıyorum.Çekemiyorum. Başkası gelip konuşunca sinirleniyorum, o samimi olduğum kişi de onunla konuşunca iyice kaybediyorum kendimi. Aldatılmış hissediyorum kendimi. Bana ait olan bir şeyi kimse bulmasın, bilmesin istiyorum. Bana özel olmalı her şeyim. Belki de o yüzden yalnızlığıma aşığımdır. Kahvem, kupam, müziklerim. Kimsenin ne yaptığını bilmeme gerek yok. Konuşmak da istemiyorum. Sadece yazayım. Belki bazen radyo dinlerim, dinleme ihtiyacımı gideririm. Ama sosyal ortama karışınca kendimi kaybediyorum. Olmuyor, bu bağlanma sorununa bir çözüm bulmam gerek artık.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Birine hakaret etmek istiyorsan, dinlediği müziği beğenmediğini söyle.


Benim için en büyük hakaretlerden biri olur sanırım bu. Dinlediğim müziği beğenmiyor olabilirsin, sana hitap etmiyor olabilirsin, hatta tarz şarkıcı ya da şarkıdan nefret ediyor olabilirsin, ki bu çok doğal. Buna lafım yok. Herkes her şeyi sevecek diye bir şey yok elbet. Ama bunu gelip de bana söylüyorsan, hem de bunu bana -kendince- aşağılayıcı bir şekilde söylüyorsan senin o ağzını yüzünü kırarım. Müziğime söylenen söz bana söylenmiş gibidir. Müzik benim beynimdir, ruhumdur, kişiliğimdir; keza senin de. Hani ailenden biri hakkında birileri kötü konuşunca sinirlenirsin ya, müziğim hakkında konuşunca ben daha çok sinirleniyorum çünkü kasten bana yapılan hakarettir.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir sigara nelere kadirmiş demek ki.
Şöyle bir şey geçti başımdan, anlatayım size de.

Alıveriş merkezine gittik, ablam teyzem eniştem ve kuzenlerimle. Uzun süren mağaza gezme faslından sonra iftar oldu tabi. Oturduk yemek yemeye. Yedik de. Ama içeride yedik ve benim sigara içmem gerek. Sigara içtiğimi de ablamdan başka bilen yok. Bir yalan makinesi olarak anında bir yalan buldum haliyle. Bi arakdaşımı görüdüm balkonda, siz gidin ben bi onu göreyim dedim ve ayrıldım. Giderken kahve de aldım, çıktım balkona. Boş masa arıyorum. E tabi iftar saati, herkes dışarıda oturuyor. Sonunda boş bir masa buldum, hızlıca ilerliyorum. Oturdum masaya, bir sandalye daha var. Tam kahveyi koydum, sigara yaktım biri geldi, oturabilir miyim dedi. Ben de kafamı kaldırdım tabi dedim. Neyse ki saçları dalgalıydı, düz olsa şansı yoktu hiç. Neyse olaya dönüyorum. Tam sigarasını çıkarttı, tabi Lütfi durur mu? Hemen ateş uzattı. Efendim bi teşekkürler falanlar. Neyse sonra "Ben de kahve alacaktım ama unuttum, zor kaçtım kuzenlerimden" dedi. Ben de "İçmedim, alın sizin olsun" dedim. (Nasıl da kuğulum). 'Olur mu hiç'ler, falanlar filanlar zar zor ikna ettim kıızı. Ama beraber içebiliriz benim için sorun değil dedi. Ben de öyle her şeyden tiksinmem. Hele de güzel bir kızdan.. Günah yani, tiksinilmez. "Olur sorun değil benim için de" dedim ben de. Neyse, kahve içiyoruz, sigara falan. İlk defa sigaram bitmesin diye dua ettim sanırım. O da sütsüz şekersiz seviyormuş kahveyi, öyle söyledi. Tabi daha bi sevdim o zaman. Sigarası bitti, hıı, Camel içiyordu bu arada. Ben de severim tabi. Kalkmak üzere, "Bir tane kesmez şimdi beni, bir daha çıkıcam ben zaten sonra" dedi. Benim de beynimde şimşekler tabi o arada. "Beni de kesmez, ben de çıkarım mutlaka" dedim. E tabi top onda, kaçırmadı vurdu hemen. "E beraber çıkalım o zaman" dedi. Top bende. Çok şaşkın, heyecanlı, zaman aleyhime işlerken topu nereye vuracağımı bilemeden durdum, "E numaranı versen de beraber çıkmamız kolay olsa? Saat vermek olmaz şimdi, kesin bir şey söylemek zor, alışveriş bu, kem küm" ettim. Bir anlık duraksadı. Tabi ben de vurduğum topun nereye gideceğine bakıyorum. Ya terslenecektim yani top kendi kaleme gidecek ve kaleci farketmeyecekti, ya da numarasını verecekti yani mükemmel bir top çıkartmıştım ceza sahasına. O an nasıl uzun geldi bana. Sonunda verdi numarayı, "Bir dahaki kahveler benden o zaman" dedi, yazdım numarayı ama adını bilmiyorum. "Aha" dedim sıçtık. Sonra hemen yine bir ampul yandı kafamda. Komikli şeyler söyleyeyim dedim. "Ben de ne hızlıyım ya, adını öğrenmeden telefonunu öğrendim" dedim. Bi güldü falan. "Seda" dedi gitti. Sonra ben de arkasından bakıyorum. "Filmde miyim lan ben? Bu ne böyle?" diyorum kendi kendime. Ben de mesaj attım. "Lütfi" diye. Sonra mesajlaştık, tekrar çıktık balkona, kahve almış sağolsun. Sütsüz, şekersiz. Öğrenmiş hemen. Konuştuk, kahve içtik, sigara içtik. Sonra ayrıldık tabi.

Şimdi de mesaj atsam mı atmasam mı diye düşünüyorum.

Mesaj atsam konuşucaz ve ben gıcık alıcam mutlaka. Huyumu sikeyim. Bir şeyler ciddileşince soğuyorum.
En iyisi bir şey yapmamak. Güzel bir anı olarak kalsın.

Kirlenmemiş anılara ihtiyacım var.

Pinhani - Yitirmeden

Şarkı o kadar güzel ki, dinletiyor kendini. Tekrar moduna alıp defalarca dinleyebiliyorum ben. Bu şarkıyı beğenmeyen çıkacağını sanmıyorum aslında. Çıkarsa da ya rapçidir ya da Demek Akalıncı Serdar Ortaççı falan. Onlar da zaten okumaz benim blogumu, ne işleri var.

Belki sözleri beni bağlayan, belki de müziği. Ya da ikisi. Ayrı ayrı da güzeller, birleşince de.
Ama bu şarkıda beni asıl bağlayan klip. O kadar güzel olmuş ki klibi, ilk izlediğimde duygulandım falan, bi hoş oldum. Sonraki seferlerde onlarla birlikte ben de yapmaya çalıştım. Garip bir şekilde mutlu etti bu beni. Zaten Kübra'yla birlikte üniversitede işaret dili öğrenme düşüncemiz vardı, iyice taktık bunu kafaya.

Bence, yani bizde herkes işaret dili öğrenmeli. Herkes! O insanlı anlamak, dinlemek, iletişim kurmak bana göre çok önemli. Düşünsenize, sadece bir dakika düşünün. Bizim için en vazgeçilmez şey ne? Tabi ki müzik. Ama o insanların müziği de yok. O kadar dertleri, sorunları varken müzikleri yok. Daha kötü ne olabilir ki? Hayır, acımıyorum. Acımak haddim değil ama onlar da kendilerini bizim gibi hissetseler, konuşsak, anlaşsak güzel olmaz mı?

Yeni Zelanda'da işaret dilinin resmi dil olduğunu biliyor muydunuz peki?

12 Ağustos 2012 Pazar

Öyle bir hava var ki bugün, ben de öyle bir kafadayım ki. Sabahtan beri yabancı diziler izliyorum. Yabancı bloglar okudum. Sanki hava çok güzelmiş, mükemmel bir güneş varmış, ben de mükemmel bir yazlık evdeki odamda oturuyormuşum gibi. Full hd bir filmin içindeyim. Çok güzel müzikler çalıyor. Hafif rüzgar esiyor. Odamın balkonuna çıksam uzun bir kumsal, mükemmel bir deniz görecekmişim gibi. Kumsalın bir köşesinde bir grup voleybol oynuyor olacak. Bir sürü kişi yüzüyor, daha fazlası güneşleniyor olacak. Sahile paralel bir sahil şeridi olacak. Orada oturup kahvesini içenler, top oynayanlar, paten yapanlar, kaykay yapıp bisiklet sürenler olacak.

Hayal dünyamı sikmek istiyorum şu an.

DAHA PERDEYİ AÇIP DIŞARI BİLE BAKMADIM. KLİMAYI HİÇ KAPATMADIM. FANTEZİME SOKAYIM.


8 Ağustos 2012 Çarşamba


Büyük Ev Ablukada - Çıldırmıcam

Bir gün yine canım sıkkın. Ama öyle böyle değil. Her şeyi boşvermişim. Kendimi acı kahvelere, sigaraya vurmuşum. Bilge'yle konuşuyorum o ara. Anlattım işte olanları. O kadar kötüyüm ki ders falan da çalışmıyorum. Bildiğin hayat beni sikmiş atmış yani. Sonra Bilge aradı, açmadım ben de tabi, meşgule aldım.

Zaten olanlar ondan sonra başladı. Ben kendimi salmış mal mal etrafa bakarken telefonuma mesaj geldi. Mesaj sesim de 'tek bip'. Telefona uzandım baktım bir kez daha bipledi. Sonra baktım telefon kafayı yedi. Bipbipbipbipbipbip ediyor. Açtım mesajı, hala bipliyor. Takıldı sandım. Gecenin bir yarısı ne düşünebilirim başka? Hayır siz olsanız ne düşünürsünüz? Meğer üst üste 14 farklı numaradan 15 mesaj gelmiş.

Mesajda da "Keeendiimii tutuucaam, çook sabırlı ooolucaaam, naapııp ediip sonundaaa beeeeeen çııldııırmııııcaaam, çııldırmıcaaam çııldırmııcam çııldırmıcaam çııldırmııcaaaam!" yazıyor.

Ama ben nasıl gülüyorum, böyle delimanyak gibi gülüyorum. Çok fena yani. Tabi o an gitti her şey sinirim falan. Meğer Bilge bi sürü kişiyi organize etmiş, herkes aynı anda aynı mesajı atmış bana. Nasıl mutlu olmuştum o gece. Aklıma geldi şimdi.

Keşke şimdi de öyle bir şey yapsanız. Telefon numaramı vereyim isterseniz? Twitter'dan Facebook'tan, Tumblr'dan falan da yapsanız olur. Evet evet, çok güzel olurdu, tam da şimdi.

5 Ağustos 2012 Pazar

Kaybedenler Kulübü // Ben Büyüyünce Kaybeden Olucam.



                                                  Asu Maralman - Sigaramın Dumanı


Kaybedenler Kulübü filmini hepiniz izlemişsinizdir muhtemelen. İzlemeyenler varsa tabi izlerler yakında, mutlaka duymuşsunuzdur. (Nasıl izlemediniz lan? Bırakın gidin abi, bunu izlemediyseniz bırakın okumayın yazıyı!!) Neyse, herkese saygımız var tabi.

Ben filmi izleyenlerdenim. Hatta çok beğenenlerdenim. Beğenim filmi tam olarak anlayıp anlamadığım anlamına gelmez.

Şöyle bir şey var; filmi izledim, çok beğenedim, hatta bazı yerlerde yüzümde aptal bi sırıtmayla o ortamda bulunmak istedim, kısacası keyif aldım. Ama sorgulamak istediğim şey "kaybeden" olma kriteri. Benim için "kaybeden" olmak nedir? Benim için kaybeden olmak, yapmayı çok istediğin şeyler olup da paran ya da başka olumsuz imkanlarından dolayı yapamamandır; çok paran olup yapacak hiçbir şeyinin olmamasıdır (aile zoruyla tıp okuyanlar, siz bu gruba giriyorsunuz canlarım, kusura bakamayın); para da olsa, zaman da olsa mutsuz, kimsesiz olmaktır. Ben kaybeden miyim? Şu an için evet. Yapmak istediğim çok şey var ama şartlar ve imkanlar yetersiz.

Filmde ele alınan adamların kaybedenlik derecelerini inceliyorum şimdi de. Birinin çok güzel motoru var, fotoğraf makinesi var, basım evi var. Çok yakın bir arkadaşı var ve bu arkadaşıyla beraber radyo programı yapıyor. (Burada küfür ediyorum, ama yazmıyorum, yoksa küfürsüz geçmem.) Sonra adamın sevgilisi oluyor, gayet mutlular falan ama bi sebepten ayrılıyorlar, e çok doğal, başkasını da bulabilir. Sonuçta sevgilisi olabilecek bir insan. E böyle e olunca "Bu nasıl kaybeden olmak?" diye sorguluyorum ben. Benim "kaybeden" tanımımdaki hiçbir şeye uymuyor bu adam. Hatta öyle bir durumda ki, neredeyse benim hayallerim. Hatta hepimizin hayalleri. Motor, fotoğrafçılık, basım evi (ben oranın sahibi olmayı bırak, çalışsam bile çok mutlu olabilirim), radyo programı. Hangimiz radyo programı yapmak istemeyiz ki? Hem de en yakın arkadaşımızla? Adam resmen benim hayallerimi gerçekleştrirmiş, bir de beğenmiyor. Kusura bakmayın ama amına koyarım ben böyle işin. Dayanamadım yazdım küfürü, affola.

Diğerini ele alacak olursak, adamda bir anne var, kültür abidesi, kitaplar veriyor kitaplar alıyor, kitabın ismini söyleyince içinden bır parça seslendiriyor. Ve öyle anlayışlı ve konuşulabilecek bir anne ki (yanlış anlaşılmasın, özenmiyorum, annemle aram iyidir, fakat anne-oğul arkadaş gibi olma olayı pek bana göre değil) bu çok kişinin hayalidir. Ve filmin sonuna doğru adam plak dükkanı açıyor. "PLAK DÜKKANI" !!!! Ben burada plakları o kadar çok sevip de bulamıyorken, halamdan kalma eski bir pikabı tamir etmek için haftarlardır uğraşıyorken adam "plak dükkanı" açıyor. Annesi adama plaklar hediye ediyor, hem de İngilitere'deyken aldıklarını. (Umarım yanlış hatırlamıyorumdur. Yok yok, İngiltere'ydi.)

Evet, durum böyleyken bu adamlar kendilerine "kaybeden" diyorlarsa, "kaybeden" olma kıstası bunlar ise eğer, hemen ben de "kaybeden" olmak istiyorum.

BEN BÜYÜYÜNCE KAYBEDEN OLUCAM!

Bu konu da bir şey söylemek ya da tartışmak isteyen olursa buyursun gelsin. lutfioner93@gmail.com

2 Ağustos 2012 Perşembe


Bon Jovi - It's My Life

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem, -fonda bu müzikle- tüm eşyalarımı biraz sinirli, biraz heyecanlı, biraz da ritim tutarak, yer yer eşlik ederek çantama doldurup, hızla çantamı alıp, kapıyı çarpıp çıkmak istiyorum. Sonra arabama binip, gazı kökleyip, yolda ışıklara bile bakmadan, makas atarak gitmek istiyorum.
Tabi bunları yapmak için, öncelikle büyük bir çanta, bir araba, kapıyı çarpınca o hızla bana çarpmayacak bir anne ve mal olmayan bir baba lazım. Bir de para tabi.



"It's my life
It's now or never
I ain't gonna live forever
I just wanna live while I'm alive"


 Yani diyor ki, "Bu benim hayatım, Şimdi ya da asla, Sonsuza kadar yaşayamayacağım, Sadece henüz hayattayken yaşamak istiyorum."

Evet, bu benim hayatım. Ama bunu anlayacak bir aileye sahip değilim. Benim hayatımı benim isteklerim ve kararlarım dışında şekillendirmeye çalışan bir ailem var. Daha doğrusu bir babam var.

2 yıldır sınava giriyorum. Geçen yıl babamın zoruyla tercih yapmadım, istediğim yerlere gidebiliyorken hem de. Üniversiteye gidip mutlu olup, yaşadığımın farkına varıp, hayatımı yaşama; hayallerime ulaşma şansım varken, sırf -gerizekalı- babam yüzünden tercih yapmadım. Çünkü babam hazretleri tıp fakültesine gitmemi istiyormuş. Sağolsun! Ben istiyor muyum, yapabilir miyim, okuyabilir miyim, ilerde sahip olmak istediğim hayat için yapmak istediğim şey bu mu diye soran yok tabi. Adam işin havasında, "Benim oğlum tıp okuyor" diyebilmek için her şey. Yoksa benim hayatım, kariyerim önemli değil yani.

Neyse işte, bir yıl daha hazırlandım. Ama o 1 yıl sanki cezaydı bana. Tercih yapmamın cezasıydı. Benim suçumdu tabi. Her şeyde inat eden, kimsenin söylediğini dinlemeyip kendi bildiğini okuyan ben tuttum tercih yapmadım. Tercih yapmıyorken bile istememiştim tıbba gitmeyi. Sadece o puanı alıp daha iyi bir yere giderim diye düşünmüştüm. Böylece babam da "Benim oğlum tıp kazandı da gitmedi" desin, hepimizin gönlü olsun diye. Ama aklıma sıçayım. 1 yılı nası geçirdiğimi kimse bilemez. 1 yıl boyunca evde "Doktor oğlum" diyerek çağırıldım, her sabah dersaneye bırakılırken doktorlukla ilgili hayaller dinledim vs vs. Ki bunlar en basitleriydi.

Dersanenin en iyilerinden biriydim. Daha da iyi oldum hatta. Ygs denemelerinde 140 üzerine çıkmıştım vs. Tabi, bu yeter mi babama? Neden 150 değil, neden 160 değil diye beynimi yedi bitirdi.

Çalışmak zor geliyordu artık haliyle. "Kimseyi memnun edemiyorsan ne diye çalışıyorum ki?" diyordum. Tabi bunun üzerine arkadaşlarımın, hatta benden daha kötü yapıp da üniversiteye gidenlerin fotoğrafları yavaş yavaş sosyal medyaya düşmeye başladı. Bir onlara bakıyordum, bir de kendime. Onlar orada tam anlamıyla eğlencenin götüne çomak sokuyorken, ben her gece 7-8 kupa kahve içip kendimi derse vuruyordum. Sabahlara kadar. Ve ne için? Tamamen doymak bilmeyen, tatminsiz babam ve onun zeka seviyesi düşük çevresi için. Onlar için kendi hayatımı erteliyordum, onlar için kendimden ödün veriyordum. Onlar için bunca şeye katlanıyordum. Onlar için bildiğim şeyleri bana bilmiyormuşum gibi öğretmeye çalışan, muhtemelen benden az şey bilen öğretmenlere katlanıyordum. Onlar için sınıftaki tonla insana katlanıyordum. Onlar için milletin beni gösterip "O kadar puan almış gitmemiş mal" diyen insanlara katlanıyordum. Tercih yapmadığımı anlamayıp "Kazanamadı!" damgası yapıştıran akrabalarıma katlanıyorum. Bütün bunları, düzgün bir psikolojide, daha iyisini yapmak için hazırlandığım sınav sürecinde yaşıyorum. Bu şekilde başarı nasıl sağlanabilir peki?

Tüm bunların dışında, dersanede mutlaka birileri çıkıyor. Senden daha düşük puan alıp da 2. yıla kalmış, şimdi de senden iyi yapamayan, arkadaşınmış gibi davranıp da içten içe nefret eden birileri. Sen farkında olmana rağmen, yine de arkadaş gibi davranmaya çalışıyorsun, yapamadığı yerlerde yardım ediyorsun, ama o sonra senin ağzına sıçıyor. Hatta ona da şöyle bir örnek vereyim: Zaman denemesi olduk, bilenler bilir zorluğunu. Çok da iyi geçmiş sınavım. Yüksek de bi netim olacak. Neyse, cevap anahtarlarının dağıtılmasını bekliyoruz. Dağıtıldı, gerçekten de netim yüksek. O bahsettiğim arkadaşımda kontrol ediyoruz. Arkadaş benim netlerimi de topluyor 152 diyor. Tabi ben orada sevinçten manyaklaşmışım. Tesadüf annem aradı söyledim falan. Bu arkadaşın da 127 neti var. Yüzü asık, mutsuz, ama bu onun en yüksek netlerinden biri. Neyse yine aynı arkadaş alıyor eline tüm sorularımı kontrol ediyor tekrar. Sonra hesaplamada hata yaptığını farkedip 144 diyor. Neyse, bana yine farketmez hala mutluyum, o hala mutsuz. Yolda "Valla kusura bakma ama 144 olduğuna çok sevindim. 152 sandık, ağlayacaktım" dedi. Ve o akşam da samimi olarak son akşam oldu.

Babama geri dönecek olursak, babamla zaten evde hiç karşılaşamıyoruz. Sadece sabah. O eve gelip yattıktan sonra ben dersaneden ancak dönmüş oluyorum. Gece yarısı. Sabaha kadar da ders çalışıyorum. Tabi haftasonları ve gecenin belli saatinden sonra bilgisyardayım. Babam da uyanıp beni bilgisayarda görünce başlıyor "Ders çalıştığın yok, anca bilgisyarda sürt, akşama kadar yatıyorsun zaten" falan diye bağırmaya. Neyse bunlara aldırmıyorsun. Ama bir yere kadar.

Tüm bu olanlar ve daha fazlası, zaten bildiğin şeyleri tekrar çalışmak zorunda olmakla birleşince, üzerine de arakdaşlarının üniversitede hayatlarını yaşadığını düşününce çalışma isteği falan kalmıyor insanda. Yavaş yavaş boşveriyor. Siktir ediyor. Hem de tam daha çok moralli olup daha çok çalışması gerektiği zamanlarda.

Moralsizlik, isteksizlik, bıkmışlık sonucu ya netler düşüyor ya da aynı yerinde kalıyor. Tabi aynı yerinde kalması en iyi ihtimal.

Sınav da haliyle istenildiği gibi geçmiyor. Sonra LYS süreci var. Onu da anlatamayacağım şu an. O kadar sıkıldım ki yazarken, içime oturdu resmen bir yıl.

Sonuca gelirsek, sınav daha kötü geçiyor. Üzerine de olası aksilikler eklenince iyice boka dönüyor. Yine bunu bir örnekle açıklayayım. Tabi ki benim başıma gelen bir şey bu. Zaten bahtsız bedevi ben olurum hep. Neyse, LYS matematik- geometri gününe gidelim.

Adana merkezde oturmuyorum ve sınav için merkeze gitmem gerek. bulunduğum yerden yani Ceyhan'dan Adana merkeze gitmek yaklaşık 40 dakika, arabayla. Neyse gidiyoruz, Adana'ya girince kimliğimi almadığımı farkettim, masanın üzerine unutmamak için koymuştum. Üzerine de başka kağıtlar koyunca kalmış orada. Neyse ki erken çıkmıştık Ceyhan'dan. Geri döndük, annemin arabayı sürüşünü hala unutamıyorum. E5'te 140'la gidiyorduk. 4lüler yanıyor, korna susmuyor, annemin bir eli dışarıda öndeki ve arkadaki arabalara işaret yapıyor, ki annem sadece birkaç yıldır araba kullanıyor. Çok profesyonel değil yani. Ben de ön koltukta kendimden geçmiş, ağlamaklı ama ağlayamıyor şekilde oturuyorum. Mal gibi. Bir de bunun dönüşü var tabi. Aynı yol, aynı hız, aynı şekil. Adana'ya vardığımızda saat 9.15'ti. Yetiştik diye düşünürken bu sefer Allahın siktir ettiği yerdeki okulu bulamadık. Taksicinin yanlış yol tarifi üzerine saçma sapan bir yere gittik. Ben tabi fenalaşıyorum yavaştan. Sonra bi kırmızı ışıkta araba durdu. Annem 3 kez marşa bastı. Ben o arada iyice kendimden geçmiş bir şekilde bağırıyorum. "Artık Ceyhan'a dönelim, giremiyorum işte" vs vs. 4. marşta araba çalışıyor, zorla da olsa okulu buluyoruz, saat 9.52. Okula en son girenlerdenim. Bahçe kapısından bina kapısına girene kadar meraklı kalabalık gözleriyle yiyorlar, ağlamaklı bir çocuk koşuyor, arkasında annesi ve ablası. Muhtemelen acıyorlar, üzülüyorlar. Sınıfa giriyorum, saat 9.54. Her şey dağıtılmış, herkes kodlama yapmış, ama ben daha yeni geliyorum. 2 saatten fazla şehirler arası yolculuk ve şehir içi dönmeler ve heyecan ve sinire benim midem dayanmıyor tabi ki, zaten reflü ve gastritten yıllarca çektim, midem yine vuruyor beni. Tabi o arada tuvalete koşmalarım falan. Hoca izin vermiyor ama yüzümün halini görünce arkamdan geliyor. Neyse ki insaflı bir hocaymış. Yardım ediyor, üzerimi falan temizliyorum. Sınıfa geri dönüyorum hocayla birlikte, saat 10.09. Sınıftakiler bana adeta acıyor, ben de kendime acıyorum. Biraz kendime geliyorum, kodalama falan yapıp sınava başlıyorum, saat 10.18. Önce algılayamıyorum soruları, sonra derin bir nefes, başluyorum çözmeye. Denemelerde 80'de en kötü 67-68 yapıyordum, ama sınavda matematikte -1 ay boyunca sadece onlara çalışmıştım- limt türev integral sorularını göremiyorum. O psikolojiyle geometriyi de yapamıyorum. Neyse çıkıyoruz, annemler halimi görünce kötü oluyorlar, ama belli etmeme çabası içindeler. Ben de yine mal gibiyim. bir sınavım daha var, yabancı dil. Ona da girip çıkıyorum. Sonra eve dönüyoruz. Herkese kötü geçti, berbattı diyorum ama kimse anlamıyor, "yapmışsındır sen" diyor.

Aynı umutsuzlukla, bu sefer bi olumsuzluk olmadan fen sınavı da geçiyor. Sonuç açıklanıyor, geçen seneki derecemden çok çok kötü.

Tabi babam durur mu? Yapıştırıyor tribi. "Tercih yapmayacaksıııın! Bir yıl daha gireceksiiin! Bu puan nee?! Ben şimdi millete ne diyeceğiiiim?!"   Hay ben senin milletini sikeyim diyemiyorsun tabi. Adam öyle bi konuşuyor ki, sanki ben 1. olmuş gibi mutluyum, tek mutsuz olan o. Kavga kıyamet, bağırışlar falan. Sonuç: Evi terkediyorum. Tabi terketmek de teyzemlere gitmek oluyor, fazla bir şey beklemeyini tabi bi de park maceram var ama onu boşverin.

Bugün geldim eve, babam yok. Her şeye rağmen tercih yapacağım. Babam gelmeden de evden geri gideceğim.
Babam üniversiteye gitsem de para falan göndermeyeceğini söylüyor. Artık bakacağım başımın çaresine.


Yani sonuç olarak, ikinci yıla kimse kalmasın. Psikolojinden ve hayatından vazgeçmek istiyorsan kalabilirsin pekala. Ama yapamazsan her şey bombok ediyorsun.