2 Ağustos 2012 Perşembe


Bon Jovi - It's My Life

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem, -fonda bu müzikle- tüm eşyalarımı biraz sinirli, biraz heyecanlı, biraz da ritim tutarak, yer yer eşlik ederek çantama doldurup, hızla çantamı alıp, kapıyı çarpıp çıkmak istiyorum. Sonra arabama binip, gazı kökleyip, yolda ışıklara bile bakmadan, makas atarak gitmek istiyorum.
Tabi bunları yapmak için, öncelikle büyük bir çanta, bir araba, kapıyı çarpınca o hızla bana çarpmayacak bir anne ve mal olmayan bir baba lazım. Bir de para tabi.



"It's my life
It's now or never
I ain't gonna live forever
I just wanna live while I'm alive"


 Yani diyor ki, "Bu benim hayatım, Şimdi ya da asla, Sonsuza kadar yaşayamayacağım, Sadece henüz hayattayken yaşamak istiyorum."

Evet, bu benim hayatım. Ama bunu anlayacak bir aileye sahip değilim. Benim hayatımı benim isteklerim ve kararlarım dışında şekillendirmeye çalışan bir ailem var. Daha doğrusu bir babam var.

2 yıldır sınava giriyorum. Geçen yıl babamın zoruyla tercih yapmadım, istediğim yerlere gidebiliyorken hem de. Üniversiteye gidip mutlu olup, yaşadığımın farkına varıp, hayatımı yaşama; hayallerime ulaşma şansım varken, sırf -gerizekalı- babam yüzünden tercih yapmadım. Çünkü babam hazretleri tıp fakültesine gitmemi istiyormuş. Sağolsun! Ben istiyor muyum, yapabilir miyim, okuyabilir miyim, ilerde sahip olmak istediğim hayat için yapmak istediğim şey bu mu diye soran yok tabi. Adam işin havasında, "Benim oğlum tıp okuyor" diyebilmek için her şey. Yoksa benim hayatım, kariyerim önemli değil yani.

Neyse işte, bir yıl daha hazırlandım. Ama o 1 yıl sanki cezaydı bana. Tercih yapmamın cezasıydı. Benim suçumdu tabi. Her şeyde inat eden, kimsenin söylediğini dinlemeyip kendi bildiğini okuyan ben tuttum tercih yapmadım. Tercih yapmıyorken bile istememiştim tıbba gitmeyi. Sadece o puanı alıp daha iyi bir yere giderim diye düşünmüştüm. Böylece babam da "Benim oğlum tıp kazandı da gitmedi" desin, hepimizin gönlü olsun diye. Ama aklıma sıçayım. 1 yılı nası geçirdiğimi kimse bilemez. 1 yıl boyunca evde "Doktor oğlum" diyerek çağırıldım, her sabah dersaneye bırakılırken doktorlukla ilgili hayaller dinledim vs vs. Ki bunlar en basitleriydi.

Dersanenin en iyilerinden biriydim. Daha da iyi oldum hatta. Ygs denemelerinde 140 üzerine çıkmıştım vs. Tabi, bu yeter mi babama? Neden 150 değil, neden 160 değil diye beynimi yedi bitirdi.

Çalışmak zor geliyordu artık haliyle. "Kimseyi memnun edemiyorsan ne diye çalışıyorum ki?" diyordum. Tabi bunun üzerine arkadaşlarımın, hatta benden daha kötü yapıp da üniversiteye gidenlerin fotoğrafları yavaş yavaş sosyal medyaya düşmeye başladı. Bir onlara bakıyordum, bir de kendime. Onlar orada tam anlamıyla eğlencenin götüne çomak sokuyorken, ben her gece 7-8 kupa kahve içip kendimi derse vuruyordum. Sabahlara kadar. Ve ne için? Tamamen doymak bilmeyen, tatminsiz babam ve onun zeka seviyesi düşük çevresi için. Onlar için kendi hayatımı erteliyordum, onlar için kendimden ödün veriyordum. Onlar için bunca şeye katlanıyordum. Onlar için bildiğim şeyleri bana bilmiyormuşum gibi öğretmeye çalışan, muhtemelen benden az şey bilen öğretmenlere katlanıyordum. Onlar için sınıftaki tonla insana katlanıyordum. Onlar için milletin beni gösterip "O kadar puan almış gitmemiş mal" diyen insanlara katlanıyordum. Tercih yapmadığımı anlamayıp "Kazanamadı!" damgası yapıştıran akrabalarıma katlanıyorum. Bütün bunları, düzgün bir psikolojide, daha iyisini yapmak için hazırlandığım sınav sürecinde yaşıyorum. Bu şekilde başarı nasıl sağlanabilir peki?

Tüm bunların dışında, dersanede mutlaka birileri çıkıyor. Senden daha düşük puan alıp da 2. yıla kalmış, şimdi de senden iyi yapamayan, arkadaşınmış gibi davranıp da içten içe nefret eden birileri. Sen farkında olmana rağmen, yine de arkadaş gibi davranmaya çalışıyorsun, yapamadığı yerlerde yardım ediyorsun, ama o sonra senin ağzına sıçıyor. Hatta ona da şöyle bir örnek vereyim: Zaman denemesi olduk, bilenler bilir zorluğunu. Çok da iyi geçmiş sınavım. Yüksek de bi netim olacak. Neyse, cevap anahtarlarının dağıtılmasını bekliyoruz. Dağıtıldı, gerçekten de netim yüksek. O bahsettiğim arkadaşımda kontrol ediyoruz. Arkadaş benim netlerimi de topluyor 152 diyor. Tabi ben orada sevinçten manyaklaşmışım. Tesadüf annem aradı söyledim falan. Bu arkadaşın da 127 neti var. Yüzü asık, mutsuz, ama bu onun en yüksek netlerinden biri. Neyse yine aynı arkadaş alıyor eline tüm sorularımı kontrol ediyor tekrar. Sonra hesaplamada hata yaptığını farkedip 144 diyor. Neyse, bana yine farketmez hala mutluyum, o hala mutsuz. Yolda "Valla kusura bakma ama 144 olduğuna çok sevindim. 152 sandık, ağlayacaktım" dedi. Ve o akşam da samimi olarak son akşam oldu.

Babama geri dönecek olursak, babamla zaten evde hiç karşılaşamıyoruz. Sadece sabah. O eve gelip yattıktan sonra ben dersaneden ancak dönmüş oluyorum. Gece yarısı. Sabaha kadar da ders çalışıyorum. Tabi haftasonları ve gecenin belli saatinden sonra bilgisyardayım. Babam da uyanıp beni bilgisayarda görünce başlıyor "Ders çalıştığın yok, anca bilgisyarda sürt, akşama kadar yatıyorsun zaten" falan diye bağırmaya. Neyse bunlara aldırmıyorsun. Ama bir yere kadar.

Tüm bu olanlar ve daha fazlası, zaten bildiğin şeyleri tekrar çalışmak zorunda olmakla birleşince, üzerine de arakdaşlarının üniversitede hayatlarını yaşadığını düşününce çalışma isteği falan kalmıyor insanda. Yavaş yavaş boşveriyor. Siktir ediyor. Hem de tam daha çok moralli olup daha çok çalışması gerektiği zamanlarda.

Moralsizlik, isteksizlik, bıkmışlık sonucu ya netler düşüyor ya da aynı yerinde kalıyor. Tabi aynı yerinde kalması en iyi ihtimal.

Sınav da haliyle istenildiği gibi geçmiyor. Sonra LYS süreci var. Onu da anlatamayacağım şu an. O kadar sıkıldım ki yazarken, içime oturdu resmen bir yıl.

Sonuca gelirsek, sınav daha kötü geçiyor. Üzerine de olası aksilikler eklenince iyice boka dönüyor. Yine bunu bir örnekle açıklayayım. Tabi ki benim başıma gelen bir şey bu. Zaten bahtsız bedevi ben olurum hep. Neyse, LYS matematik- geometri gününe gidelim.

Adana merkezde oturmuyorum ve sınav için merkeze gitmem gerek. bulunduğum yerden yani Ceyhan'dan Adana merkeze gitmek yaklaşık 40 dakika, arabayla. Neyse gidiyoruz, Adana'ya girince kimliğimi almadığımı farkettim, masanın üzerine unutmamak için koymuştum. Üzerine de başka kağıtlar koyunca kalmış orada. Neyse ki erken çıkmıştık Ceyhan'dan. Geri döndük, annemin arabayı sürüşünü hala unutamıyorum. E5'te 140'la gidiyorduk. 4lüler yanıyor, korna susmuyor, annemin bir eli dışarıda öndeki ve arkadaki arabalara işaret yapıyor, ki annem sadece birkaç yıldır araba kullanıyor. Çok profesyonel değil yani. Ben de ön koltukta kendimden geçmiş, ağlamaklı ama ağlayamıyor şekilde oturuyorum. Mal gibi. Bir de bunun dönüşü var tabi. Aynı yol, aynı hız, aynı şekil. Adana'ya vardığımızda saat 9.15'ti. Yetiştik diye düşünürken bu sefer Allahın siktir ettiği yerdeki okulu bulamadık. Taksicinin yanlış yol tarifi üzerine saçma sapan bir yere gittik. Ben tabi fenalaşıyorum yavaştan. Sonra bi kırmızı ışıkta araba durdu. Annem 3 kez marşa bastı. Ben o arada iyice kendimden geçmiş bir şekilde bağırıyorum. "Artık Ceyhan'a dönelim, giremiyorum işte" vs vs. 4. marşta araba çalışıyor, zorla da olsa okulu buluyoruz, saat 9.52. Okula en son girenlerdenim. Bahçe kapısından bina kapısına girene kadar meraklı kalabalık gözleriyle yiyorlar, ağlamaklı bir çocuk koşuyor, arkasında annesi ve ablası. Muhtemelen acıyorlar, üzülüyorlar. Sınıfa giriyorum, saat 9.54. Her şey dağıtılmış, herkes kodlama yapmış, ama ben daha yeni geliyorum. 2 saatten fazla şehirler arası yolculuk ve şehir içi dönmeler ve heyecan ve sinire benim midem dayanmıyor tabi ki, zaten reflü ve gastritten yıllarca çektim, midem yine vuruyor beni. Tabi o arada tuvalete koşmalarım falan. Hoca izin vermiyor ama yüzümün halini görünce arkamdan geliyor. Neyse ki insaflı bir hocaymış. Yardım ediyor, üzerimi falan temizliyorum. Sınıfa geri dönüyorum hocayla birlikte, saat 10.09. Sınıftakiler bana adeta acıyor, ben de kendime acıyorum. Biraz kendime geliyorum, kodalama falan yapıp sınava başlıyorum, saat 10.18. Önce algılayamıyorum soruları, sonra derin bir nefes, başluyorum çözmeye. Denemelerde 80'de en kötü 67-68 yapıyordum, ama sınavda matematikte -1 ay boyunca sadece onlara çalışmıştım- limt türev integral sorularını göremiyorum. O psikolojiyle geometriyi de yapamıyorum. Neyse çıkıyoruz, annemler halimi görünce kötü oluyorlar, ama belli etmeme çabası içindeler. Ben de yine mal gibiyim. bir sınavım daha var, yabancı dil. Ona da girip çıkıyorum. Sonra eve dönüyoruz. Herkese kötü geçti, berbattı diyorum ama kimse anlamıyor, "yapmışsındır sen" diyor.

Aynı umutsuzlukla, bu sefer bi olumsuzluk olmadan fen sınavı da geçiyor. Sonuç açıklanıyor, geçen seneki derecemden çok çok kötü.

Tabi babam durur mu? Yapıştırıyor tribi. "Tercih yapmayacaksıııın! Bir yıl daha gireceksiiin! Bu puan nee?! Ben şimdi millete ne diyeceğiiiim?!"   Hay ben senin milletini sikeyim diyemiyorsun tabi. Adam öyle bi konuşuyor ki, sanki ben 1. olmuş gibi mutluyum, tek mutsuz olan o. Kavga kıyamet, bağırışlar falan. Sonuç: Evi terkediyorum. Tabi terketmek de teyzemlere gitmek oluyor, fazla bir şey beklemeyini tabi bi de park maceram var ama onu boşverin.

Bugün geldim eve, babam yok. Her şeye rağmen tercih yapacağım. Babam gelmeden de evden geri gideceğim.
Babam üniversiteye gitsem de para falan göndermeyeceğini söylüyor. Artık bakacağım başımın çaresine.


Yani sonuç olarak, ikinci yıla kimse kalmasın. Psikolojinden ve hayatından vazgeçmek istiyorsan kalabilirsin pekala. Ama yapamazsan her şey bombok ediyorsun.

2 yorum:

  1. Belki kaybettiğin bir yıl olmuş,ama bu anlattıkların otuz yaşın üzerindeki her insanın bile algılayıp anlatamayacağı çok önemli bir deneyimdir bence.Bana göre sen hayatı kazandın evlat.Her türlü destekle yanındayım.Sen gerçekten okumak istediğin mesleği seç yeter ki...

    YanıtlaSil
  2. Çok sağolun hocam. Teşekkürler :)

    YanıtlaSil