26 Eylül 2012 Çarşamba

Cover listesi - 3

The Beatles coverlarını sevmem diyorum diyorum ama çatır çatır da paylaşıyorum. Buradan da buyurun : Walk off the Earth- Yesterday (The Beatles cover)  Çok kişi beğenmeyebilir pekala. Dinlediğin zamanki psikolojin ve beklentilerine bağlı olarak değişebilir şarkının etkisi. Fena değil ama.

Ali Atay da çok güzel şarkı söyler. Nam-ı diğer Mecnun. Ezginin Günlüğü şarkısını coverlamış. Pek güzel etmiş. Buyurun : Ali Atay - Eksik Bir Şey (Ezginin Günlüğü Cover)

Sexy and I Know It'in en güzel coverı şüphesiz ki Glee coverıdır ama Glee için ayrı bir yazı yazacağım için şimdilik bu farklı coverı dinleyelim. Noah - Sexy And I Know It (LMFAO cover)

REm en çok dinlediğimiz, en çok sevdiğimiz şarkılardan biri olan Losing My Religion'u söylüyor. Başka şarkıları da pek bilinmez. Ben bile bilmiyorum hatta. Ama Munich'i coverlamışlar. Ne de güzel olmuş. REM - Munich (Editors cover)

Beyaz Show'da dinlemiştim bunu da. Orijinali Volkan Konak'a ait. Sarp Apak'ın şarkıcı kimliğinin başarısını tartışmayalım bence. Öner Erkan da çok güzel çalmış. Sarp Apak & Öner Erkan - Efulim (Volkan Konak cover)

Bunu da ismini vermek istemeyen bir okuyucu tavsiye etti bana. Sezen Aksu'nun şarkısıymış. Aydilge de iyi yapmış. Ben beğendim. Aydilge - Sorma (Sezen Aksu cover)

Bu grubu da pek bilmem. Belki iki şarkısını. Ama bu cover çok tadında olmuş. 30 Second To Mars - Bad Romance (Lady Gaga cover)

Karmin'i çok sevdim ben. Born This Way'i de güzel yapmışlar. Karmin - Born This Way ( Lady Gaga cover)

Bu da pek hoş olmuş. Boyce Avenue - Grenade (Bruno Mars Cover)

Buna yorum yapmadan direk şarkıya geçmek istiyorum. Çok başarılı, öyle böyle değil. The Civil Wars - Dance Me To The End Of Love 


23 Eylül 2012 Pazar

Cover listesi - 2

Akustik coverları sevdiğimiz konusunda hemfikiriz değil mi? Evet, güzel. Buyrun. Katy Perry - Teenage Dream (Tyler Ward Acoustic Cover)

Metallica'yı sevmeyen, saygı duymayan varsa yazıyı okumayı bırakabilir. Bundan sonrası onun için pek de gerekli değil. Neyse, Metallica bir cover yapmış, bence en iyi coverlar listesine  ilk sıralardan giriş yapar. Bu öyle bir cover ki, daha fazla konuşamayacağım. Metallica - Turn The Page (Bob Seger cover)

Deep Purple, yine saygı duyulması gereken bir grup. Bir şarkıları var ki, orijinali ve coverı arasında bir seçim yapamıyorum. Ama cover listesi yapıyorum sonuçta. Bu şarkıyı bilmiyordum ben hiç. Ne orijinalini ne de coverını. Ama Ezgi sağ olsun gönderdi bana. İyi ki de göndermiş, ufkum genişledi resmen. Neyse efendim, çok konuşmadan şarkıyı vereyim. Opeth - Soldier of Fortune (Deep Purple Cover)

Cover listesi yapıp da Jeff Buckley - Hallelujah koymazsak olmaz değil mi? Ayıp olur, günah olur.

Bir Sweet Dreams coverı vereceğim, Rockçı Serpil kadar olamaz tabi ama Marlyn Manson da iyi söylemiş. Buradan buyurun. Marilyn Manson - Sweet Dreams (Eurythmics cover)

Bunu yeni keşfettim ve gittikçe kendimi Deep Purple'a saygısızlık etmiş gibi hissediyorum. Ama bu adamlar Smoke on The Water'ı çok iyi çalıp söylemiş, hakkını vermek lazım. Carlos Santana feat. Jacoby Shaddix - Smoke on the Water 

Cover demişken Teoman'ın da coverları çok iyidir. Mesela Kadınım. Buradan dinleyelim. Teoman - Kadınım

Şimdi bir cover buldum. Orijinalinden daha iyi söylenebileceğini düşünmüyordum bu şarkının. Hala da pek tatmin olmadım. Aynı seviye diyebilirim. Mr. Big - Wild World (Cat Stevens cover)

Bu coverı sizin yorumunuza bırakıyorum. Orijinali, yani Duman versiyonu her zaman her yerde çok iyidir ve asla ikinci plana atılamaz. Ama Melis Danişmend öyle bir söylemiş ki, dinlediğin psikolojiye göre beğenin değişebilir. Siz yorumlayın. Melis Danişmend - Haberin Yok Ölüyorum (Duman cover)

Bunu bilmeyen, sevmeyen yoktur sanırım. Varsa bile çok dinlemekten sıkılmıştır ama ben sıkılmam. Şüphesiz ki bu da en iyi coverlar listesinden en üst sıralarda yer bulur. Hypnogaja - Here Comes The Rain Again (Eurythmics cover)

21 Eylül 2012 Cuma

Cover listesi - 1

Size çok güzel bi' cover listesi hazırlayayım dedim, içimden geldi. 

Şöyle başlayalım. 

Katy Perry - Firework Cover by Avery

Triggerfinger - I follow rivers (Cover)

Cover listesi yapıp da The Fray - Heartless koymamak olmaz. Olsa da ayıp olur, günah olur. 

Cover listesi Glee'siz de olmaz hani. Listenin ilerleyen sıralarında tekrar yer vereceğim ama şimdi bi We Found Love iyi gider bence.

Madem hareketli gidiyoruz, böyle buyurun.Bunu şu an ilk kez dinliyorum ve pek beğendim. 
 Party Rock Anthem - LMFAO (Cover by @KarminMusic)

Price Tag en sevdiğim şarkılardan biridir. Hatta üst üste 19 kez dinlemişliğim var. Coverını dinlememiştim daha önce. Ama merak ettim bi dinleyeyim dedim. Üflemeli çalgılara olan düşkünlüğümün bir sonucu olarak :  Price Tag - Jessie J ft. B.o.B. (Cover by @KarminMusic)

Across The Universe filmini izlemeden önce The Beatles üyelerinin oynadığını falan sanıyordum. Biraz da ön yargılı başladım filme. Nasıldır acaba şarkılar diye. Ama pek güzel olmuş. En çok kendini hatırlatan da şüphesiz ki All You Need Is Love olmuş.

The Beatles demişken Fiona Apple'ın da hakkını vermek lazım. Across The Universe coverı muazzam olmuş. 

Madem o dönemlere gittik, bir de Bob Dylan coverı dinleyelim dedim, çok da iyi ettim bence. Bob Dylan iyidir. Ama bizim Sertab ne yapmış bilemedim. Yorumu size bırakıyorum. Bana yorumunuzu bildirirseniz müteşekkir olurum. Evet, buyrun, Sertab Erener - One More Cup of Coffee

En güzelini sona sakladım. Son zamanlarda dinlediğim en güzel cover olmuş bu. Klipteki hareketler ve ritim de cabası. Walk off The Earth - Man Down - Rihanna Cover

19 Eylül 2012 Çarşamba


Belki de bu yüzden yaşlanmak istemiyorum. 50 yeter bana. Hatta o bile fazla. Gerçi "yarım yüzyıl yaşadık be" demek iyi olabilir. Evet 50 yeter. Çünkü inanmıyorum 50 yaşıma geldiğimde yanımda birilerinin olacağına. Belki de çok bencilim, belki Sevmiyorum insanları kim bilir. Yalnız yaşamak çekici geliyor bana. Yazmıştım hatta bununla ilgili. Ama yaşlılıkta hiç de iyi olmaz, eminim. Yaşlı insanlar görüyorum. Otobüse bile binemiyorlar. Çok zorlanıyorlar. Hayır acımıyorum, haddim değil acımak, ama üzülüyorum. 

Yaşlılar da farkında her şeyin. Ölsek de kurtulsak diyorlar belki. Çıkışı olmayan bir yolda eziyet çekmektense, sonsuz, nispeten sorunsuz bir hayata gidelim diyorlar. Belki bundan sonraki hayat daha kötü olacaktır. En azından benim için. Garantisi yok hiçbir şeyin. Belki de hayat yoktur, kim bilir. Ama varsa, onun için yeterli olduğum da sanmıyorum. Bu çok farklı bir evre. Böyle düşünürsek sonuna gelemeyiz. Ama yaşlılık.. Babamın deyimiyle "Kapıya konacak şey değil." Sağlığını kaybetmişsin. Hayatını devam ettirmek için renkli renkli ilaçlar içmek zorundasın. Yemeklerin tadı tuzu yok. Hayat da yemekler gibi. Tatsız, tuzsuz. Çocukların varsa, torunların varsa ayda bir ziyaretine gelirler, sevinirsin, her ay yollarını gözlersin. Ki bu en iyi ihtimal. Belki de bayramda gelirler. Senede sadece iki gün. Bu daha kötü. İşlerini yapamıyorsun, yemeğini yapamıyorsun, tuvalete dahi gidemiyorsun. Nefes almak zor geliyor bir yerden sonra. Eğer şansın yaver giderse bakım evine yerleştirir evlatların seni. Biraz dışlanmış, kenara atılmış hissetsen de nispeten daha iyi bir hayattır bu. Bilirsin ama kabul edemezsin. Zordur, çok zor. Bir de kendimi düşününce, evlilik, çocuklar falan çok uzak bana. Öyle uzak ki hatta. İstemiyorum. Ne evlenmek, ne çocuk sahibi olmak. Belki yeğenlerin olur. Belki de o zamana kalan birkaç arkadaşımın çocukları. Onlardan da medet ummak istemem. Birine yük olmak dünyadaki en acı şeylerden biri. Kemiğe dayanmış bir bıçak gibi, ne çıkartabilirsin onu oradan, ne de yaşayabilirsin onunla. Öyle zor, öyle çaresiz. 

Bu yüzden 50 yıl yeter bana. En azından "Yarım yüzyıl yaşadım şu dünyada, daha ne göreceğim ki?" diyebilirim. Yani 31 yılım kalmış. Koskoca bir 31 yıl. Nasıl biter ki? Yaşadığım 19 yıl bile uzun geliyor. Çocukluğu çıksan 13 yıl. 13 yıldır yaşıyorum. Uzun değil mi sizce de? Önemli olan kalan 31 yılımı iyi geçirmek. Pişman olacağım şeyler yapmadan, kendim için yaşarsam 31 yıl yeter, artar bile benim için.

16 Eylül 2012 Pazar

Eylül deyince aklıma gelen bazı şarkılar var. Evet, çok sıkıldık bazı şarkılardan. Ama her şete rağmen hala kulaklarda, hala dinliyoruz. Eylül deyince akla gelen bazı şiirler de var. Edip Cansever - Eylülün Sesi mesela. En güzellerinden.

Eylülün Sesiyle - Edip Cansever

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluuğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımal dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.

10 Eylül 2012 Pazartesi

9 Eylül 2012, 9.03

Şehirler arası bir otobüs yolculuğundayım. Küçük bir firma olduğu için otoyoldan direk gitmiyor Adana'ya. Köylere de giriyor, küçük kasabalara. Dağların arasında kalmış, keşfedilmeyen güzelliklerin olduğu küçük köylere. Yeşilin her tonunu alabildiğine koymuş buraya Tanrı. Boca etmiş. Dağların güzelliğini görmek güzel. Şehrin kalabalığında, apartmanların içinde görmeye alışık olmadığımız ama görmeyi çok istediğimiz, insanı sakinleştirip dinginleştiren o muhteşem tengin her tonunu acımadan yerleştirmiş Tanrı buralara. O da yetmezmiş gibi alabildiğine bir gökyüzü koymuş. Yer yer akan sular karar verememiş hangisinin rengine alacağına, ayıp olmasın diye ikisinden de almış. Çok da iyi etmişler. Yoksa bu muhteşem renk cümbüşünü nasıl görebilrdik? Görmeyi bırak nasıl hayal edebilirdik?

Saat 9.03 şu an. Ve bir köyden geçiyoruz. Günlerden pazar. Köy bakkalı açılmış, kahve alabildiğine dolu. Hanginiz şaşırmazdınız ki bir pazar günü bu kadar insanın bu saatte uyanık olmasına? Ben şaşırdım. Şehirde yaşamanın verdiği bi cahillik olsa gerek.  Bazı insanların öğlene, hatta akşama kadar uyumadığını düşünmemiştim hiç. Benim için herkes pazar günü -en az- öğlene kadar yatar. Ama burada öyle değil. Bakkal açılmış, dışında bir adam atmış sandalyesini, bir de ahbabı var, tavla oynuyorlar. Ne kadar güzel. Karşıda kahve var. Köyün tahminimce tüm erkekleri oturmuş çay içiyorlar. Kahvehanelerde en çok içilen içeceğin kahve değil de çay olması çok şaşırtıyor beni. Gerçi bu insanlar bütün gece uyanık kalmak zorunda değil ya da sabah erken kalktığında gecenin yorgunluğunu atmak zorunda değil. Çoğumuz öyleyiz. Sadece bu sebeplerden içiyoruz kahveyi. Ama benim için kahvenin önemine değinmek istemiyorum şu an. Değinirsem bu yazı bitmez. Neyse efendim, taminimce tüm köyün erkeklerinin oluşturduğu bu kalabalık çaylarını içip sigaralarını tüttürüp tavla, okey, kağıt oynuyorlar. Telaştan ve gürültüden uzak, sakince, usul usul. Özenmiyor değilim bu insanlara.

 İleride bir ev var, kocaman bahçesinde ağaçlar. En görkemli ağacın (gördüğüm kadarıyla ceviz ağacıydı) altında da bir büyükçe bir masa ve çokça sandalye var. Kapıda da yüksek model bir araba. Şehirden büyüklerini ziyaret etmek için gelmişler besbelli. Zaten görüyorum bahçedeki insanları. Bir kısmı şehirden gelmiş, anlaşılıyor. Bir kısmı da köyde yaşıyor, bu da gün gibi açık. İnsanların bu kadar ayırt edilmesini samimi bulmuyorum ki zaten bana da köylü insanlar daha samimi gelir. Şalvarları olsun, yelekleri olsun, kadınların oyalı yağlıkları olsun pek severim. Belki de şehirli insanların askılı t-shirlerinden, kısa şortlarından sıkılmışımdır, kim bilir. Kahvaltı yapacaklar sanırım hep birlikte. Zira bu düşüncemi destekler bir şekilde geliyor içeriden bir kırmızı yanaklı, şalvarlı, oyalı yağlıklı bir köylüm kadını. Gülümsemesini esirgemiyor insanlardan. Benden de, sağolsun. Öyle bir masa var ki, hepimizin hayalini kurduğumuz bir köy kahvaltısı. Bu evi de buruk bir şekilde bıraktıktan sonra yeni bir ev görünüyor hemen camın önünde. Yine tek katlı, damında asması olan bir ev. Önünde büyük bir bahçe, bir de ahır. Terasta oturuyor insanlar. boş birkaç sandalye var ama dört kişiler. Hayvanları serbest bırakılmış bahçede, ahırdaki esaretlerine inat koşuşuyorlar oradan oraya. Koyunlar. Kurban bayramını bekliyorlar. Kesilmek için. İnsanların sofrasını süsleyecekleri günü. Ee, doğanın kanunu bu.

 Çocuklar var bu köyde. Alışık olmadığımız çocuklar. Tanıdığımız tüm çocuklardan farklı.Üstelik onlar da 2000'lerde doğdu. Üstelik onlar da aynı yaşta bizim tanıdıklarımızla. Ama onların aksine bu köydeki çocuklar kendilerini sanal dünyaya kaptırmamışlar. Belki çoğunun bizim hayatımızı mahveden, döner sandalyelere, masa başına hapseden o lanet olası bilgisayar oyunlarından haberi bile yok. Belki bir kaçı biliyordur ama dışarıda oynanan oyunlar daha çekici gelmiştir. Bu, bizim anlayamayacağımız bir şey. Ben mesela, bilgisayarsız bir hayat düşünemiyorum kendim için. 6 yaşındaydım bilgisayar kullanmaya başladığımda. İyi yönleri oldu elbet ama çocukluğumu çaldığı gerçeğini değiştirmiyor hiçbir şey. Komik değil mi? Bilgisayarlı dünyadan hayıflanırken bile bu işi bilgisayar aracılığıyla yapıyorum.

 Biraz daha ilerledi otobüs, bi dağın kenarına geldik, otoyola çıkmak üzereyken birilerini gördüm. Dağa çıkıyorlar. Üç kadın, iki erkek. Ellerinde büyük mavi su termosları ve diğer alet edevatlarıyla dağa çıkıyorlar. Yukarı doğru bakınca farkettim dağın eteğinde kocaman bir Antepfıstığı bahçesi olduğunu. Antepfıstığına bu kadar düşkünken, bu kadar severken nasıl olur da ağacını hiç görmemiştim? Garipsedim önce. Sonra takdir ettim. Bu köyde kadınlar da çalışıyordu. Şehirli kadınların beğenmediği köylü kadınlar da iş yapıyorlardı. Bu da onların işiydi ve bence bu onları "iş kadını" yapmak için yeterli bir sebep.

Demem o ki, öyle ince ama upuzun bir çizgi var ki aramızda bu insanlarla. Çok ince, farkedilmeyecek kadar, ama çok uzun, bizi bir dairenin içine hapsedecek kadar. Belki onlar da bizim hayatımıza böyle imreniyorlardır, bilemeyiz. Ama ne kadar istesek de ne biz onlar gibi, ne de onlar biz gibi yaşayabilir. Bizim bu köylere imrenmemiz tüm gençlerimizde görüldüğü gibi köye yapılan bir seyahatin 2. gününde sıkıntıya dönüşüyor. İnternet çekmeden, foursquare'de check-in yapmadan, tweet atmadan, sms göndermeden, telefon edememekten hemen şikayet etmeye başlıyoruz. O keza bu insanlar da. Şehirdeki akrabalarına ziyarete gelmelerinin 2. günü apartmanlardan, kirli havadan, katkı maddeli yiyeceklerden hatta sudan bile şikayet ediyorlar.

  Öyle bir düzen ki bu, iki tarafın da birbirine uzaktan, imrenerek bakmasıyla tamamlanması gereken bir süreç. Yaşamaya gelince büyük sıkıntı, düşünmeye gelince büyük hayaller. 

5 Eylül 2012 Çarşamba

Gaziantep - 2

Dün erteledim ama bugün dışarı çıkma fırsatını buldum sonunda. Şehri gezmek, tanımak istedim biraz. Gaziantep eski bir şehir sonuçta. Eski evler, eski konaklar bulmayı umdum, buldum da. Düşündüğümün aksine harabe değildi hiçbiri, çok güzel restore edilmişlerdi.
Burada aklınıza gelebilecekten çok pasaj var. Her şeyin pasajı. Bakırcılar pasajına gittim ilk önce. Adından anlamak zor olmasa gerek, her şey bakır burada. Çay takımları, nargileler vs vs.
Sonra dün evimin çevresinde bulamadığım pipo tütünü aramaya başladım. Birkaç yere sordum fakat bulamadım. Hani nargilenin, tütünün merkezi diyebileceğimiz bir şehir olan Gaziantep'te bulamayacaksam nerede bıulacaktım? Meğer bunun için de ayrı bir pasaj varmış. Söylemez Pasajı. Tüm nargile, sigara, pipo ürünleri, çakmaklar, kül tablaları vardı. Captain Black tütünümü aldım, bir an önce eve gidip denemek için sabırsılanıyorum.
Biraz gezeyim dedim. Buranın çarşısı Adana'ya çok benziyor. Hatta haddinden fazla benziyor diyebilirim. Çarşıya geldiğimi Adana'nın Küçük Saat'ine benzeyen caddeden anladım. Aynı Adana^daki gibi büyül bir meydan var burada da. Eski bir Adliye Sarayı var bir de. Kullanıldığını sanmıyorum. Uzun zaman önc restore edilmiştir ya da hiç edilmemiştir bilmiyorum ama bu görüntüsü de hoşuma gitmedi değil hani. Eski şeylere olan bağlılığımı ne yapacağım bilmiyorum.
Gezdiğim yerlerde ilk baktığım şeyler nargileler ve gramafonlar. Kendimi alamıyorum resmen.

Gezerken "Saklı Bahçe" diye bir yazı gördüm. Gireyim bakayım nasıl bir bahçeymiş bu dedim. İki merdiven vardı. Birini indim, sağ tarafta bir cafe tarzı bir yer var. Tamamen bahçenin içinde, nargile ağırlıklı bir yer.  Diğer merdiveni inince de güzel bir park. Hoş, Gaziantep'te alabildiğine park var. Belediye iyi çalışmış, her yere park yapmış. Adana belediyesi nasıl kaldırıma çalışıp her yeri kaldırım yapmışsa Gaziantep belediyesi de dağı taşı park yapmış. Hoş ikisi de olayı çok yanlış anlamış.

Saklı Bahçe gayet güzel bir yer. Wireless şifrelerini de aldım, oradan yazıyorum şu an. Akşam üstü gelip oturmalık bir yer. Akşam güneşi vuruyor usul usul. Yalnız da gelinebilecek bir yer. Kafa dinlemelik. Birkaç kişi gelinince de gayet iyi sanırım. Buradaki insanlar pek eğleniyorlar. Neyse, Gizem gelsin de biz de fethedelim Gaziantep'i. Birkaç sigara daha içip kalakacağım buradan. Biraz daha gezip eve dönerim sanırım. Ev yürüme mesafesinde olsa güzel olurdu ama taa Allahın siktir ettiği yerde olduğu için otobüse binmek zorundayım.

Biraz da buraya gelirkenki izlenimlerimi yazayım. Gaziantep'in insanları garip biraz. Ya da ben Adana'nın sıcak insanlarına alıştığım için öyle hissettim. Mesela Adana'da birine yol sorduğunuzda o insan sınırlarını zorlayarak, kendini parçalayarak anlatır sorduğunuz yeri. Hatta sizinle gelip götürebilir. Adana öyle bir yer. Ama burada belki 30 kişiye adres sordum. "Bakırcılar çarşısı nerede?" cümlesi en çok kullandığım cümle olma yolunda hızla ilerliyor. Kimse de sallamıyor pek. Birkaç otobüs durdurdum önce. Hepsine de "Bakırcılar çarşısına gider mi?" diye sorduğumda "Yok" deyip devam ettiler. "Nasıl giderim peki?" sorusunu sormama bile fırsat vermeden gittiler. En son bi otobüs durdurup sordum. Sağolsun şoför "Sen gel, ben otobüsün geçtiği yerde indiririm seni" dedi. Bindim otobüse, şoför yabancısı olduğumu anladı şehrin. Nereli olduğumu sordu. Adana deyince adam çocuklar gibi şen oldu. Meğer o da Adanalıymış. Bu iyiliği Adanalıdan başkası yapmaz tabi, tahmin etmeliydim şoförün Adanalı olduğunu. Neyse bindim otobüse, bakırcılar çarşısına gidiyorum. Gaziantep de hayli büyükmüş hani. Uzun sürdü yol. Otobüstekiler beni turist sandılar sağolsunlar. E tabi uzun saçlı, şortla gezen bir erkek pek yok buralarda. Turist de çok sayılır. Hatta burada 3 dil konuşuluyor diyebilirim. Türkçe, Arapça, İngilizce. Suriye plakalı araçlar oldukça fazla. Arapça konuşanlar da öyle. Üniversite çok fazla yabancı öğrenci aldığı için yabancı insanlar da var. İngilizce konuşulmasına alışkın halk. Hatta yıl içinde buraya geldiğimde otobüste Lehçe konuşulduğuna şahit olmuştum.  Bakırcılar çarşısına geldiğimde de hayli turist vardı. Herkesin elinde fotoğraf makinesi, her şeyin fotoğrafını çekiyorlardı. Tabi Lütfi durur mu? Hemen ben de çıkarttım makinemi, bir Amerikalı kafileye katıldım hemen. Erittiler aralarında beni. Tanıştık, konuştuk. Bir de rehber vardı başlarında. İşte gördüğümüz yerleri anlatıyordu İngilizce. Ben de dinledim, sonuçta ben de yabancıyım. Turistlerin en çok şaşırdığı şeyler de kurutulmuş dolmalık patlıcan biber ve kabaklar. Gaziantep'te her yerde bunlardan var. Hatta evlerin balkonlarında çamaşır iplerine asmışlar biberleri, patlıcanları. Her şeyi kurutuyorlarmış. Patlıcan, biber, kabak, bamye, domates ve aklınıza gelebilecek diğer tüm sebzeler. Yabancı değilim bu olaya. Adana'da anneannem ve babaannelerim (babaannem ve ikizi) de kurutur ama bu kadar çok değil. Bir de burada nem olmadığı için çok çabuk kuruyormuş.

Şu an hala Saklı Bahçe'deyim. Gaziantep'in en ünlü yemeklerinden biri olan Kaşarlı Pide yedim. Yanında çay içmeyi çok isterdim ama sıcağın ve kafeinsizliğin etkisiyle kola içtim. Zaten Gaziantep'te yemekler konusunda ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Mutfağı çok geniş olan bir şehir ama benim yemekelerde soğan, sarımsak ve et yememe sorunum var. E Gaziantep mutfağında da bunları çokça kullanıyorlar. O yüzden kaşarlı pide gibi basit şeyleri yiyebiliyorum.

Nargilesi çok güzel sanırım buranın. Çok da güzel kokuyor meret. Kendimi çok zor tutuyorum fakat yalnızken nargile içmeyi sevmiyorum. Bak işte yine geldi bir koku. Şeftali-nane sanırım. Ne de güzel olurdu ama kendime hakim oluyorum. Nargile içmek için de Gizem'i bekleyeceğim.

Şimdi geldi aklıma, yakınlarda Gaziantep Kalesi vardı. Eve gitmeden önce bir de gidip orayı göreyim. Yazıma da evde devam ederim artık. 

Çikolata yemini

Bir daha BİM çikolatası yemeyeceğime. Milka, Nestle, Eti ve babaannemin Almanya'da getirdiği çikolatalar dışında diğerlerine çikolata demeyeceğime ve başkalarını yemeyeceğime and içerim.

4 Eylül 2012 Salı

Yalnız yaşamak - 1

Yalnız yaşamak dünyadaki en güzel şeylerden biri bence. Bazı insanlar eve anahtarla değil de zili çalarak girmek ister. Evde birinin beklemesinin onları güçlendireceğini düşünürler. Ama bence tam tersi. Evde birinin beklemesi sizi güçlendirmek yerine aşağı çeker. Nasıl mı? Evde biri bekliyorsa eğer eve dönmek zorundasınızdır, eve dönmek zorunda olmanın yanında eve zamanında dönmek zorundasınızdır. Bu da demek oluyor ki yolda giderken gördüğünüz bir yere girip canınızın istediği kadar oturup yeni yemekler, yeni kahveler, yeni içkiler denemenizi engeller. Ya da bir sahafa gidip saatlerce eski kitaplara bakmanızı, onların içinde kaybolmanızı, okuyup eski zamanlara gitmenizi; aynı şekilde eski plaklara bakıp belki birkaçını takıp pikaba huzuru bulmanızı engeller. Bir düşünün, çalışıyorsanız ya da okuyorsanız, iş çıkışı ya da okul çıkışı sizin için en mükemmel zamandır; gezip tozmak, keşif yapmak için en mükemmel zaman. Ama yalnız yaşamıyorsanız bu güzel zamanınızı eve dönüp, her gün her saat her gece tıkılıp kaldığınız evinizde, odanızda geçirmeniz gerekir. Kendi yemeğinizi bile yapamayacaksınız belki. Evde bekleyen kişi yapacaktır yemeğinizi. Ya da birlikte yaparsınız belki. Ama emin olun bu yalnız yemek pişirmek kadar eğlenceli değildir. Yalnız yemek pişirmek tüm günün yorgunluğunu alır, eğlenmenizi sağlar. Dinlediğiniz müziğin ritmine göre hareket edersiniz mutfakta. Aceleniz yoktur, sofrada bekleyen biri yoktur. Diğer bir yandan yaptığınız yemekte yeni şeyler denemek istersiniz belki. Bunu kimseye danışmak zorunda değilsiniz, istediğiniz şeyi istediğiniz miktarda, belki bokunu çıkartarak eklersiniz. Kimse karışmaz size, karışamaz.
Belki erken uyumak istersiniz gece. Yalnız değilseniz size eşlik eden kişinin de uyumak istemesi gerekmektedir. Ya da geç uyumak istersiniz ama o da mümkün olmayabilir.

"Tüm bunları biriyle beraberken de yapabilirsin!" diyenler var, duyuyorum. Hayır efendim yapamazsın. Beraber olduğun kişi kim olursa olsun tamamen aynı şeyleri isteyemezsin, aynı şeyleri düşünemezsin. Bir yere gidip de sadece senin istediğin gibi şeyler yapamazsın. Onun istediği şeyleri de yapmak zorundasın. Bu eğlenceli olabilir evet ama zorundalıktır. Özgürlük değil.

Neyse ki benim evimin zili bile yok.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Gaziantep - 1

   Gaziantep dedim dedim geldim sonunda. Evet bu sabaha karşı çıktık yola. Eşyalarım, çekyatım yüklendik geldik. Kayıt işleri sandığım kadar zor olmadı. Birkaç küçük aksilik dışında her şey güzeldi.
   Kayıt olmak için beklerken insanlar konuşuyorlardı kendi aralarında. Belli ki birlikte gelmişlerdi. Aynı yeri kazanmışlardı belki de. Düşündükçe içime bir hüzün çöktü. "Neden ben de arkadaşlarımla aynı yeri kazanıp gidemedim ki birlikte?" sorusu döndü durdu beynimde. Bu soruya biraz ara vermişken Deniz'le karşılaştım. Aynı liseden mezun olmuştuk. Çok yakın değildik ama arkadaştık sonuçta. Beni görür görmez "İyi ki karşılaştık, baksana herkes birbirini tanıyor" dedi. Aldı yalnızlığımı bu cümle.
   Eve geldim sonra. Temizlik falan derken saatler geçti. Annemler döndüler Adana'ya. Yalnız kalmıştım evde. Ne hissettim tam olarak bilmiyorum. Belki özgürlük, belki sakinlik, belki rahatlık. Ama garip de bir şeydi. Çok kez uzak kalmıştım kendi evimden. Ama bu denli uzaklık, hele de uzun süreceğini bildiğin bir uzaklık farklıymış bunu anladım. Mutfak temizliğine girdim sonra. Bir şeyler yiyip bilgisayarın başına oturdum. Öğlen, yapacak bir şey yok, olsa da birileri yok. Tek başına şehri keşfetmek için de akşamoı beklemek lazım tabi.
   Biraz önce çıktım dışarı. Market alışverişi için. "Güzel şehir" diyebiliyorum bu yarım saatlik gezime dayanarak. Yokuşları olmasa daha da güzel olurmuş ama güzel şehir. Hava henüz kararmış, insanlar işlerinden yeni dönerken tatlı bir telaş vardı sokaklarda. En sevdiğim saatler. Herkes kendi derdindeydi, kimse seni umursmıyor. "Kalabalığın içinde yalnız olmak"tı bu evet. Şimdi oradan "Gaziantep'te ne kalabalığı lan?!" diyebilirsiniz ama bilmeniz gereken bir şey var: Gaziantep Adana'dan küçük bir şehir değil. 300 bin az sadece nüfusu, yani kalabalık oluyor, oluyormuş. Şimdi geldim eve, market alışverişimi yerleştirdim dolaba. Poşetlerle gezmek istemediğim için döndüm, gelmişken taze taze yazayım dedim bunları da. Birazdan tekrar çıkacağım. Sigaram yok, sigara almam lazım. Belki de içecek bir şeyler. Ayrıca yemek de pişirmem lazım. İş çok, ama ilk kez üşenmiyorum. Çünkü üzerimde bir baskı yok. Zaten ben bir işi yapmıyorsam %90 ihtimalle biri yapmamı söylediği içindir. Neyse efenim, gidip geldikten sonra Gaziantep izlenimlerimi bildireceğim tekrar.

2 Eylül 2012 Pazar

Bavul hazırlamak, yanıma alacağım kitapları seçmek, herkesle vedalaşmak çok güzel şeyler. Tatlı bir telaş var. "Evde neye ihtiyacım olur acaba?"" sorusuna dört koldan çözüm arıyoruz. Eksiklerimi tamamlıyoruz hızlıca. Bitti sayılır gerçi. Kitaplarımdan "Evladım olsa ancak bu kadar çok severim!" dediklerimi ve okumadıklarımı koliledim. Ayrılamayacağım özel eşyalarımı (Tuğçe'nin hediyesi olan nostaljik radyom ve pipom, ablamın hediyesi mini gramafonum, Cem'in hediyesi shot bardağım ve Cafe de Pera serilerim, dedemden kalma küllüğüm) da ayrıca koliledim. Yolculukta giyeceklerim dışında hiçbir kıyafetim kalmadı sanırım evde.

Teyzemler bizde, gideceğim için öğrenci evinde yiyemeyeceğin yemekler listesinin en başındaki yemeği, içli köfteyi yaptılar. Ben de çok severim. Hani evden ayrılacağım için en çok üzüldüğüm nokta. Başka da üzüldüğüm nokta yok gerçi de neyse.

İlk kez ayrılmıyorum evden. Liseyi de uzakta okumuştum. Hoş uzak dediğim de 1 saatlik mesafeydi. Ama olsun, 14 yaşındaki bir çocuk için uzak bir mesafeydi bence. 2 haftada bir evime geliyordum ama bu aynı şey değil. Bu üniversite, en başta reşitim, sonra da evim olacak. Güzel şeyler bunlar. Aile özlemi denilen ama bende bulunmayan bir şeyden bahsediyor insanlar ama ben anlayamıyorum tabi ki.

Bu gece şu an oturduğum çekyatımı da pikabın arkasına yükleyip yarın sabah erkenden yola çıkacağız. E hadi hayırlısı o zaman bana. Bundan sonraki yazılarımı da Gaziantep'ten bildireceğim.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Bir Adanalının isyanı.

İnsanlar görüyorum, sonbahar geldi diye seviniyorlar. Millet hava soğuyacak diye seviniyor. Battaniyeleri ve ince hırkalarıyla buluşacakları için hayli mutlular. Belki yağmur yağar da ince yağmurluğumu giyerim diyorlar. Serin havada battaniyenin altında kahve ya da sıcak çikolata içerken film izlerim diyorlar.

Ne güzel hayaller bunlar, ne güzel diyorlar.

Ama o insanlar bilmiyor ki biz Adana'da yanıyoruz. Ebemiz sikiliyor sıcaktan. Gündüz dışarı çıkamıyorum. Gözlerimizi kısmaktan etrafı göremiyoruz. Terden her tarafımız ıslanıyor. Tshirtlerimizin rengi değişiyor. Ter kıçımızdan akıyor. Oradan bacaklarımızdan akarak ayakkabımızı ıslatıyor. Bilmiyorlar ki klimalı bir yere girince çıkarken yüzümüz çözünüyor sıcaklık değişiminden. Bilmiyorlar ki yürümemiz gerekn bir yer varsa yoldaki tüm süper marketlere ve bilimum klimalı mağazalara zorunlı giriyoruz. Bilmiyorlar ki insanlar burada sıcaktan pişik oluyor.

Ulan Allahsızlar. Bari gözümüzün içine baka baka sevinmeyin. Biz burada hala geceleri klima çalıştırıyoruz. Hem de 25'te. Yeter lan.