10 Eylül 2012 Pazartesi

9 Eylül 2012, 9.03

Şehirler arası bir otobüs yolculuğundayım. Küçük bir firma olduğu için otoyoldan direk gitmiyor Adana'ya. Köylere de giriyor, küçük kasabalara. Dağların arasında kalmış, keşfedilmeyen güzelliklerin olduğu küçük köylere. Yeşilin her tonunu alabildiğine koymuş buraya Tanrı. Boca etmiş. Dağların güzelliğini görmek güzel. Şehrin kalabalığında, apartmanların içinde görmeye alışık olmadığımız ama görmeyi çok istediğimiz, insanı sakinleştirip dinginleştiren o muhteşem tengin her tonunu acımadan yerleştirmiş Tanrı buralara. O da yetmezmiş gibi alabildiğine bir gökyüzü koymuş. Yer yer akan sular karar verememiş hangisinin rengine alacağına, ayıp olmasın diye ikisinden de almış. Çok da iyi etmişler. Yoksa bu muhteşem renk cümbüşünü nasıl görebilrdik? Görmeyi bırak nasıl hayal edebilirdik?

Saat 9.03 şu an. Ve bir köyden geçiyoruz. Günlerden pazar. Köy bakkalı açılmış, kahve alabildiğine dolu. Hanginiz şaşırmazdınız ki bir pazar günü bu kadar insanın bu saatte uyanık olmasına? Ben şaşırdım. Şehirde yaşamanın verdiği bi cahillik olsa gerek.  Bazı insanların öğlene, hatta akşama kadar uyumadığını düşünmemiştim hiç. Benim için herkes pazar günü -en az- öğlene kadar yatar. Ama burada öyle değil. Bakkal açılmış, dışında bir adam atmış sandalyesini, bir de ahbabı var, tavla oynuyorlar. Ne kadar güzel. Karşıda kahve var. Köyün tahminimce tüm erkekleri oturmuş çay içiyorlar. Kahvehanelerde en çok içilen içeceğin kahve değil de çay olması çok şaşırtıyor beni. Gerçi bu insanlar bütün gece uyanık kalmak zorunda değil ya da sabah erken kalktığında gecenin yorgunluğunu atmak zorunda değil. Çoğumuz öyleyiz. Sadece bu sebeplerden içiyoruz kahveyi. Ama benim için kahvenin önemine değinmek istemiyorum şu an. Değinirsem bu yazı bitmez. Neyse efendim, taminimce tüm köyün erkeklerinin oluşturduğu bu kalabalık çaylarını içip sigaralarını tüttürüp tavla, okey, kağıt oynuyorlar. Telaştan ve gürültüden uzak, sakince, usul usul. Özenmiyor değilim bu insanlara.

 İleride bir ev var, kocaman bahçesinde ağaçlar. En görkemli ağacın (gördüğüm kadarıyla ceviz ağacıydı) altında da bir büyükçe bir masa ve çokça sandalye var. Kapıda da yüksek model bir araba. Şehirden büyüklerini ziyaret etmek için gelmişler besbelli. Zaten görüyorum bahçedeki insanları. Bir kısmı şehirden gelmiş, anlaşılıyor. Bir kısmı da köyde yaşıyor, bu da gün gibi açık. İnsanların bu kadar ayırt edilmesini samimi bulmuyorum ki zaten bana da köylü insanlar daha samimi gelir. Şalvarları olsun, yelekleri olsun, kadınların oyalı yağlıkları olsun pek severim. Belki de şehirli insanların askılı t-shirlerinden, kısa şortlarından sıkılmışımdır, kim bilir. Kahvaltı yapacaklar sanırım hep birlikte. Zira bu düşüncemi destekler bir şekilde geliyor içeriden bir kırmızı yanaklı, şalvarlı, oyalı yağlıklı bir köylüm kadını. Gülümsemesini esirgemiyor insanlardan. Benden de, sağolsun. Öyle bir masa var ki, hepimizin hayalini kurduğumuz bir köy kahvaltısı. Bu evi de buruk bir şekilde bıraktıktan sonra yeni bir ev görünüyor hemen camın önünde. Yine tek katlı, damında asması olan bir ev. Önünde büyük bir bahçe, bir de ahır. Terasta oturuyor insanlar. boş birkaç sandalye var ama dört kişiler. Hayvanları serbest bırakılmış bahçede, ahırdaki esaretlerine inat koşuşuyorlar oradan oraya. Koyunlar. Kurban bayramını bekliyorlar. Kesilmek için. İnsanların sofrasını süsleyecekleri günü. Ee, doğanın kanunu bu.

 Çocuklar var bu köyde. Alışık olmadığımız çocuklar. Tanıdığımız tüm çocuklardan farklı.Üstelik onlar da 2000'lerde doğdu. Üstelik onlar da aynı yaşta bizim tanıdıklarımızla. Ama onların aksine bu köydeki çocuklar kendilerini sanal dünyaya kaptırmamışlar. Belki çoğunun bizim hayatımızı mahveden, döner sandalyelere, masa başına hapseden o lanet olası bilgisayar oyunlarından haberi bile yok. Belki bir kaçı biliyordur ama dışarıda oynanan oyunlar daha çekici gelmiştir. Bu, bizim anlayamayacağımız bir şey. Ben mesela, bilgisayarsız bir hayat düşünemiyorum kendim için. 6 yaşındaydım bilgisayar kullanmaya başladığımda. İyi yönleri oldu elbet ama çocukluğumu çaldığı gerçeğini değiştirmiyor hiçbir şey. Komik değil mi? Bilgisayarlı dünyadan hayıflanırken bile bu işi bilgisayar aracılığıyla yapıyorum.

 Biraz daha ilerledi otobüs, bi dağın kenarına geldik, otoyola çıkmak üzereyken birilerini gördüm. Dağa çıkıyorlar. Üç kadın, iki erkek. Ellerinde büyük mavi su termosları ve diğer alet edevatlarıyla dağa çıkıyorlar. Yukarı doğru bakınca farkettim dağın eteğinde kocaman bir Antepfıstığı bahçesi olduğunu. Antepfıstığına bu kadar düşkünken, bu kadar severken nasıl olur da ağacını hiç görmemiştim? Garipsedim önce. Sonra takdir ettim. Bu köyde kadınlar da çalışıyordu. Şehirli kadınların beğenmediği köylü kadınlar da iş yapıyorlardı. Bu da onların işiydi ve bence bu onları "iş kadını" yapmak için yeterli bir sebep.

Demem o ki, öyle ince ama upuzun bir çizgi var ki aramızda bu insanlarla. Çok ince, farkedilmeyecek kadar, ama çok uzun, bizi bir dairenin içine hapsedecek kadar. Belki onlar da bizim hayatımıza böyle imreniyorlardır, bilemeyiz. Ama ne kadar istesek de ne biz onlar gibi, ne de onlar biz gibi yaşayabilir. Bizim bu köylere imrenmemiz tüm gençlerimizde görüldüğü gibi köye yapılan bir seyahatin 2. gününde sıkıntıya dönüşüyor. İnternet çekmeden, foursquare'de check-in yapmadan, tweet atmadan, sms göndermeden, telefon edememekten hemen şikayet etmeye başlıyoruz. O keza bu insanlar da. Şehirdeki akrabalarına ziyarete gelmelerinin 2. günü apartmanlardan, kirli havadan, katkı maddeli yiyeceklerden hatta sudan bile şikayet ediyorlar.

  Öyle bir düzen ki bu, iki tarafın da birbirine uzaktan, imrenerek bakmasıyla tamamlanması gereken bir süreç. Yaşamaya gelince büyük sıkıntı, düşünmeye gelince büyük hayaller. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder