26 Kasım 2012 Pazartesi

Küçücüğüm her şeyim. @kahvedenmadam

Arkadaşlar size birinden bahsetmek istiyorum. Tuğçe, nam-ı diğer kahvedenmadam. E ben kahvedenadam isem onun başka bir şey olması ayıp olurdu. 

Evet, 5 yılı geçkin bir arkadaşlıktan bahsediyorum. 5 yılı geçkin bir kardeşlikten. Hansel ve Gratel olabilmekten. Kötü biten -sonunu bilmiyorum ama kötü bitiyordu sanırım- bir masalı iyiye çevirmekten bahsediyorum. Olanaksızlıkları oldurmaktan bahsediyorum ve Ayna - İstiklaldeyim 'i dinlemenizi istiyorum yazıya başlamadan önce. Bu ayrılık şarkısında bile İstiklal'e tutunup kendi şarkımız yapmamızdan bahsediyorum. 

5 yıl önce, Eylül 2007'de başladı bizim ortaklığımız. Lisenin ilk günü, derse geç gelen bir çocuk vardı hani. İlk gün lan, bir insan yeni bir hayata nasıl offside başlayabilir? Çok da güzel başlar efendim, çok güzel başlamışım ben. Öğleden sonra ilk ders, hoca herkese sormuş nereden geldiğini, puanını vs, ben geç gelince bana da sordu. Ben de en öne oturmuşum tabi, başka sıra kalmamış. Sağ arka çaprazımda bir kız oturuyor. Böyle "küçücük huyu var, türlü türlü huyu var" kalıbını pat diye yapıştırıverdim üzerine daha hiç konuşmadan, hiç göz göze gelmeden. Adana'nın merkezinde okumadım ilköğretimi, ilçede okudum, hoca da bunu duyunca "O zaman siz Tuğçe'yle kader ortağısınız" dedi. Ben de diyorum "Kim lan bu Tuğçe? Daha dakika bir gol bir. Kıyaslandım biriyle. Hay şansıma benim!" Sonra baktım ki sırıtıyor arkadan bana, o da memnun değil, her halinden belli. Meğer o da Kadirli'den gelmiş Adana'ya. Kadirlilileri de hiç sevmem de neyse. O gün yazılmış demek ki bizim kaderimiz, o gün Pervin hoca kehaneti yazmış bize, bağlamış bizi. İlk yıl tabi bi gıcıklıklar bir bi şeyler bende. Herkesten uzak durmalar falan. Tuğçe de hemen girmiş ortamlara. Tabi ben hemen terkettim ön sırayı, en arkaya geçtim. İlk yıla dair hatırladığım başka bir şey yok. Sonra sınıfımızı dağıttılar bizim. Ebemizi siktiler, parça parça ettiler. Ben de o ara ne yapacağını şaşırmış, mala bağlamıştım. Eşit ağırlık seçmişim haddim olmadan. 3 gün dayandım tabi, sonra geri döndüm sayısala. Gide gide Tuğçe'nin sınıfına gitmişim. Tanrıım o ne fena bir sınıf öyle. O nasıl bir dışlama yeni gelenleri, o ne pislik. Biz azınlık olarak kalmışız 5 kişi. E haliyle çok samimi olmak durumunda kaldım ben bu küçücük, yüzünden büyük gamzeli kızla. Arkadaşlar bir saç var bu kızda -nazar değdirdim tabi ben- aslan yelesi mübarek. Böyle kara kuru bir kız. 10. sınıfta dersaneye kayıt olmaya gittim ben. Siktirboktan bir dersaneydi, birkaç arkadaşım için kaydolayım demiştim. Kayıttaki kadın "Ne oluyor böyle Adana Anadolu'dan akın başladı resmen, biraz önce bir kız daha kayıt yaptırdı, Tuğçe'ydi sanırım adı" dedi. Allah dedim, yine buldu beni. Gel zaman git zaman, sınıftaki çoğunluğa karşı durmak, azınlığı korumak derken biz bir samimi olmuşuz, hiç farkında değilim. Aslında biz birbirimizden habersiz şaşılacak derecede aynı şeyleri yapıyormuşuz. Aynı şarkıları dinleyip, aynı geceye bakıyormuşuz pencerelerimizden elimizde kahveyle. O da sabahlara kadar kahve içermiş meğer. Sonradan farkettik bunu. Aramızın bu kadar iyi olmasını kahveye ve radyo programlarına borçluyuz aslında. Ee ne de olsa kadaer ortağıyız. Gurbetteyiz ikimiz de. Farklı insanların arasında yaşıyoruz yalnızlığımızı. Dersaneye gidiyoruz, okula gidiyoruz beraber. Sohbeti de bir güzel ki sormayın. 2008 kasım-aralık zamanıydı. Dersaneye gidelim dedik, sınav sonuçları mı ne açıklanmış, bir de ders çalışalım hevesiyle koyulduk yola. Yürüyerek gitmeye nasıl karar verdik onu da bilmiyorum. Ama yolda dersaneye gidip kahve içmenin hayaliyle yürüyoruz. Birden bir yağmur bastırdı ki anlatılmaz o yağmur. Her bir damla bir Tuğçe kadar neredeyse. Sırılsıklam olduk biz ama artık battı balık yan gider, yürüyoruz yavaştan. Yanımda yürüyen zaten küçücük bir kız, o yağmurda onu bile zor görüyorum. Dersaneye vardık zar zor, kahvelerimizi aldık. O iğrenç kahve bile öyle güzel gelmiştiki bana. Beklemeyelim dedik, çıkalım. Hava o kadar soğuk ki, bir dakika bile geçmeden bardaklar suyla dolmuş, buz gibi olmuş, kahvelikten çıkmıştı artık. Evlerimiz yakın olduğu için birlikte gidiyorduk eve de. O ayrıldı, ben de eve gittim. Beraber yürüdüğümüz, beraber ıslandığımız ilk yağmurdu bu. Üzerinden 4 yıl geçti, hala konuşuruz bunu. 

Tuğçe de bir fesat, bir kıskanç ki sormayın. Benden geri kalmaz yani. Ablam da gıcık aldı tabi en başta. Tuğçe'yi görür görmez seven biri varsa, bırakın, o yalandır, inanmayın. Ablamın Tuğçe'den gıcık aldığını herkes duymuş öğrenmiş etrafımızda. Olay olmuş. (Tabi şimdi bensiz İzmir'de buluşup sürüm sürüm sürtüyorlar, orası ayrı bir konu.) Tuğçe yanımdaki her kızı kıskanır, hatta ablamı bile kıskanır duruma gelmişti artık. Sınıf dağıtılma olayına hiç kimse alışamamıştı o zamanlar. İdare de sınıfı geri toplamakta buldu çareyi. 5 kişiydik biz o iğrenç sınıfta, ben gönüllü oldum gitmek için, o gün beni öyle bir yalnız bıraktı ki o sevgili 4 arkadaşım, öyle sik gibi ortada kaldım ki hala unutamam. Sınıfta kura çekildi de geldiler benimle, yoksa gelmeyecekler, itler. Yeni sınıfımızda Tuğçe'yle birlikte oturduk, pencere kenarı en baştan ikinci sıraya. Sol tarafta ben oturuyorum tabi. Ve oturuş o oturuş, yapıştı kıçlarımız o sıralara. Benim kıçım o zamanlar biraz büyük olduğundan Tuğçe'nin sırasına yapıştı birazı, o da zavallım ne yapsın, avuç içi kadar kıçı var, katlandı bana. Her boku birlikte yapıyoruz artık. Sabah birlikte yürüyoruz, derste birlikte, müziği birlikte dinliyoruz, yemeği birlikte yiyoruz, dersaneye birlikte gidiyoruz finali de eve birlikte yürüyerek yapıyorduk. Günün 13 saati, sabah 7'den akşam 8'e kadar yapışık geziyorduk adeta. Hansel ve Gratel olmamız da oradan geliyor biraz.

Her gün 13 saat birlitelik sonucu benim diğer yarım olmuş Tuğçe. Artık aynı şeyleri düşünür olmuşuz. Bir olay karşısında göz göze gelmemiz yetiyordu karar vermek için. Bir insan hakkında bir göz göze gelmeyle hüküm verebilyorduk. Göz göze gelmelerle gülme krizlerimiz vardı bizim. Hıı bir de, her gün mutlaka kavga etmemiz gerekirdi. Okula yürürken bir cami vardı yolda, aylar sonra farkettik biz bunu, o caminin yanından geçerken mutlaka kavga ediyorduk. Camisiz yoldan gidince kavga yok, caminin önünden geçerken kavga kıyamet. Her sabah, her akşam. Kavga dediysem de maksimum 10 dakika sürerdi, sonrası can ciğer kuzu sarması. 

Okul bittikten sonra bile sol kulağıma kulaklık takamadım uzun bi süre. Okuldayken her sabah, istemsiz bir şekilde mp3'ü açar, sağ kulağıma kulaklığı takar, diğerini Tuğçe'ye verir derse başlardım. Tek başımıza müzik dinlemek mi? Ne haddimize?! 

Çok uzatmadan bitireyim artık yazıyı. Biraz önce 2 haftadır beklediğim mektubumu aldım. Tuğçe İzmir'den göndermiş, doğum günümü kutlamak için. Mektubunda kıçıma bile yer vermiş, sağolsun. Okul hayatım boyunca en salak çıktığım fotoğrafı da arayıp bulmuş, içine koymuş. 

Küçücüğüm, her şeyim, öteki tekim, küçük şeytanım, mezuniyet eşim, sıra arkadaşım, müzik arkadaşım, kahvedaşım, kader ortağım. Hayatımda olduğun için, yaşadığımız her şey için teşekkürü borç bilirim. Şimdi yine bizim şarkılarımızın birini açıp, hediyen olan kupayla kahve içmeye gidiyorum. Ve elbet bir gün, buluşacağız. Elbet bir gün o İstanbul'un amına koyacağız. Hıı bir de, 40ımızda bekar olursak evleniyoruz arkadaşlar. Düğünümüze bekleriz. 

25 Kasım 2012 Pazar


-Telefondan yazildi-

Size de oluyor mu? Bazen bos yere ugrasiyormussunuz gibi geliyor mu? Umutsuz bir hikayenin pesinden gerceklikten uzaklasip hayal dunyasinda kendinize yer aradiginiz? Hatta surekli dusunecek kadar inandiginiz? Gercekmiscesine onemsediginiz? Kiskandiginiz? Bazi insanlarla paylasip bazilarindan sakladiginiz?
Size de oluyor mu bunlar? Yoksa ben cok mu film izledim? Yoksa ben bu dunyayi yanlis mi anladim? Yoksa bana her sey kolay mi geliyor? Yoksa ben sizofren mi oluyorum?

Sizi bilmem de, ben deli gibi istiyorum, deli gibi inaniyorum dusuncelerime. Elde etmek icin ne gerekirse de yaparim. Boyle de gozu karayim. Ya da gozu kara olmak icin kendimi zorluyorum. Evet, kendiyle celismek tam olarak su an yasadigim sey. Bir yanim tum varligiyla isterken diger yanim tum umutsuzluguyla bosvermem gerektigini soyluyor.

Hayatinizda sadece kismen yer alacak bir sey icin bu caba dogru mu karar veremiyorum. Ya da gurur denilen seyin bana ifade ettigiyle gercek ifadesi farkli mi? Peki cesaret? Onu da mi yanlis anlamisim? Tutku diyorduk bir de. Abartmisim ben sanirim bunu. Aman ne olacak sanki. Benim hayatim lan bu! Kurallari kim koymus ki? Kim karar veriyor onlar gibi yasamam gerektigine? Sikerim kuralini, sikerim düzenini. Benim olacak, o kadar!

17 Kasım 2012 Cumartesi

Cumartesi

   Öyle bir gün ki bu cumartesi. Öyle fena bir gün ki. Haftanın yorgunluğunu atmak için güzel bir fırsat olmakla birlikte daha çok yorabiliyor insanı. Çarşambadan sonra en sevdiğim gündür cumartesi. Renginin ne olduğuna tam karar veremiyorum, mavi yeşil ya da karışımı olabilir. Kurşuni diye bir renk var bilir misiniz? Böyle mavi yeşil gri karışımı bir şey. Bi' ara o renk lens kullanmıştım. 

   Eskiden, eskiden dediysem çok da eskiden değil hani. 5-6 yıl önce. Hafta sonları denize giderdik. Cuma akşamdan giderdik hatta. Cumartesi sabah, gözümüze çöp batmış gibi, saat 4'te uyanır balık tutmaya giderdik. Olay güzel, kulağa zevkli geliyor değil mi? Değil işte. O saatte uyan, giyin, tekneyi hazırla, oltaları bağla, arabaya yükle, sahile in, tekneyi indir, motoru çalıştır, zor şeyler bunlar. Bir de soğuk ki hava, burun ucu donuyor insanın. Ama o ilk balık vurduğunda oltaya her şeye bedel, tüm yorgunluk gidiyor bir anda. Hava aydınlanıp ısınmaya başlayınca artık balık da vurmaz olurdu. Dönerdik yavaştan. Dönerken boş durmak da olamaz tabi, levrek tutmak için çalışmalara başlarız. Ki levrek de en sevdiğim balıktır. Sabahın en büyük balıkları da levrek olur genelde. Kıyıya geldiğimizde hava öyle sıcak olur ki, soyunmaya başlardık. Tabi deniz de öyle bir güzel görünüyor, hani cam gibi olur, dipteki taşları görürsünüz ya, öyle olurdu. E tabi Lütfi durur mu? Lütfi dursa Ayşe durur mu? O saatte denizin soğukluğundan bihaber de değiller, hep yapıyorlar bunu ama yine de atlıyorlar buz gibi suya. Birkaç saat yüzdükte sonra ne olur bilirsiniz. Artık parmaklar buruşur ve delimanyak gibi bir açlık gelir. İşte cumartesi daha da anlamlanıyor burada.

   KAHVALTI!
Deniz evimiz kitaplardaki sessiz sahil kasabaları gibi. Hele kışın öyle sakin olur ki, yalnızlığınızı çok güzel hissedersiniz. Sahile giderken içinden geçtiğimiz bir köyde sütçümüz vardı bizim. Kadının adını hatırlamıyorum ama çok severdim. Süt ve peynir alırdık oradan. Köy peynirinin güzelliğinden bahsetmeyeceğim, bilen bilir, bilmeyen de gitsin hemen öğrensin, ayıptır köy peynirinin tadını bilmemek. (Yazarın burada ağzı sulanıyor) Evimizin de bir bahçesi vardı o zamanlar. Şimdi kurumuş otlardan ibaret olsa da eskiden çok güzeldi. Nane, maydanoz yetiştirirdi babaannem. Evet şimdi geliyor. Kahvaltıda köy peyniri, odun ekmeği, taze nane, domates ve çay. Çok orgazmik değil mi? Hem de saatlerce yüzmenin verdiği açlıkla, denize karşı bu kahvaltı kimi tahrik etmez? Keşke diyorum o zamanlar da sigara içseydim, babamı çok iyi anlıyorum. O kahvaltının, o çayın, o deniz manzarasının yanında bir sigara içmeden tablo tamamlanmazmış. 

   Bu kadar şey yazdıktan sonra şimdiye dönmek çok zor oldu şu an. Eskiden böyle mükemmel cumartesiler yaşarken bugün, gece 3'e kadar ders çalışıp, 8'de kalkıp sınava gidip, sınavda her şeyi bok edip, pisliğinden kokmak üzere olan evime gelip, peynir-ekmek ve ice tea ikilisinden oluşan kahvaltı diyemeyeceğim bir öğünü geçirip sigara içiyorum. Hoş mu? Değil. 

  Bu yazıyı buradan çok güzel bir şekilde "Büyüdükçe masumiyetimizi kaybediyoruz."a bağlarım fakat ben küçükken de masum değildim. O farklı bir konu tabi. 

Bu da cumartesi şarkınız olsun, ben de kahve içeyim. 

http://fizy.com/#s/12lyp4

15 Kasım 2012 Perşembe

Bir değnek var her tarafı boklu


    Öyle bir durumun içerisindeyim ki iki ucu boklu değnek değil. O hafif kalır yanında. Bu değneğin her tarafı bok.
   Bir yanda eskiden mahvettiğim şeyler var. Elimde tamir etme fırsatı, tabi tamir edebilirsem. Kırık bir vazoyu yapıştırmaya benzeyecek eminim ama denemek istiyorum. Tüm parçaları bulup yapıştırırsam, boyarım, verniklerim düzelir diye umut ediyorum. Ama nerede bende o şans, nerede bende o sabır. Bir parçayı bulsam bir diğerini bulamam. Onu da bulsam birleştiremem, hadi birleştirdim diyelim, ya sinirlenir yere vurur tuz buz ederim bir daha yapıştırılmamak üzere, ya da bu şansla elimden düşer kırılır. Ben başarsam vazo başaramaz belki. O kadar karışık ki durum, vazoya benzettiğim için kendime kızdım adeta. Hadi bu vazoyu bıraktım desem öyle dağılmış bir halde, kestim umudu. Yeni bir de vazo var. O vazoyu da deli manyak gibi istiyorum. Elde etmem lazım bir şekilde. Edebilir miyim? Belki. Bazı şartlar sağlanmış durumda. Param var da vazoyu koyacak yerim yok gibi bir durum. Ve saklamam lazım o vazoyu, kimse göremez. E madem saklayacağım neden elde edeyim ki? Madem koyacak bir yerim yok neden alayım siktiğimin vazosunu? Madem karşısına geçip bakamayacağım saatlerce, madem içine bir şey koyamayacağım, madem gelen herkese gösteremeyeceğim koleksiyonumun en güzel parçasını neden elde edeyim? Bir de korku var ki içimde her şeyi göze alıp o vazoyu elde edersem, bir şekilde karşısına geçip izlersem saatlerce, herkesten saklamayı başarırsam ve sonra o da kırılırsa? Sakarım işte ben. Kesin kırarım onu da. Kırdıktan sonra ne olacak peki? Uğruna yaptığım her şey yok olacak. Her zamankinden daha çok üzeceğim. Parçalarını görecek insanlar. Hem vazodan, hem gizemimden olacağım, hem de kendi kendimi yiyip bitireceğim. Ve eminim ki o vazoyu da kırarsam bir daha toparlayamam kendimi. Olmaz, beceremem. Kendimi sike sike öldürürüm. Açıklayamam insanlara kırık vazo parçalarını. Temizleyemem de. Olmaz, yapıştırılmaz da o.
  Öyle boktan bir durumdayım ki, vazo almayı bırakmayı da düşünüyorum aslında. Belki de artık tablo almalıyım, ne bileyim. Saçmalıyorum evet, ama durumum zaten yeterince saçma. Durumumu vazolar üzerinden anlatmak da ne güzel değil mi? Bir dahaki yazımda belki vazoların eski sahiplerinden bahsederim. 

14 Kasım 2012 Çarşamba

Blogger'ı da atarıma alet ettim ya, kendime bir şey demiyorum.

Hayatı boyunca istediği gibi yaşayamamış çocuk. Her halinden belliydi bu zaten. İstediği hayatı başkalarının yaşadığı ortadaydı. Farklı şeylere yönelmiş, dikkat çekmeye çalışıyor olmasından anlaşılıyordu kolaylıkla. Öyle bir şeydi ki, kendinden üstün görüyordu herkesi. Belki de insanlara olan nefreti bundandı. Herkesle samimiymiş gibi görünüyor ama aslında içten içe sevmiyordu. Bu sevmeme büyümüş, nefrete dönüşmüştü. Kolayca anlamıştım bu hallerini. Eksik hissediyordu kendini bu adam. Adam değil, çocuktu daha. Öyle saf düşünüyordu ki, bazen o saflık çocukça bir şeytanlığa dönüşüyor, olup olmadık yerde çocukça hareketlerle kendini daha da düşürüyordu. Benim gibi herkes anlıyordu. Herkes biliyordu. Anlamayan tek kişi kendisiydi. 

Dikkat çekmek için yapılan hareketler çok kolay anlarsınız ya hani, bilirsiniz. Öyleydi. Ciddiye alınmıyordu bazen. Ama bu hale sürükleyen de bizdik. Boş anımıza gelip birkaç kez gülünce önemli hissetti kendini. Belki ilk kez belki de ikinci kez kendini önemli hissetmişti, kim bilir? Devam ettirdi sonra. Kabak tadı verir ya hani çok fazla yapılan şeyler. Söyleyemiyorduk da, katlanıyorduk. Katlanma kelimesi bizi iyice itti, iyice düşürdü  gözümüzden. 

Kendini toplumda alt seviyede görmesi beni çok rahatsız ediyordu mesela. Ne diyeceğimi şaşırıyordum. Nasıl moral versem bilemiyordum. Bir de bencilim, bir de küstahım, yalan da söylemek istemiyorum. Vaziyet ortada sonuçta. Ama bazen bu adam-çocuk karmaşasından kurtulamamış insan kendi -olmayan- egosunu tatmin etmek için toplumda bizlere laf söylemeye başlayınca yetti artık. 

Ne oluyormuş biliyor musunuz? Yüz verince astarını istiyormuş. Ağzının payını verecekmişsin. Kimse iyi hissetsin diye uğraşmayacakmışsın. Ağzına ağzına vuracakmışsın. "Benden sonra tufan kimin umrunda?" demeye devam edecekmişsin. 

9 Kasım 2012 Cuma

İnsanları özleyemiyorum en azında mevsimleri özleme lüksünü çok görmeyin bana. İnsanları sevmiyorsam, içimde özleme namına içimdeki ufacık şeyleri de engelliyorsam ne var yani? Bir insanı özlemek zayıflıktır. Bir insanı özlemek pişmanlıktır. Özlemek insana iyi gelmez. Neyse, siz bana ruhsuz deyin, duygusuz deyin, ne derseniz deyin.

Adeta özlemişim sonbaharı. Kışın yeri ayrı tabi. Ama şimdilik sadece sonbaharı özlediğimi farkettim. Sabah okula giderken görüyorum yerlerdeki sarı yaprakları. Yapraklar olmayınca hoş olmuyor, bir şeyler eksik kalıyor. Penceresiz resmedilmiş ev gibi oluyor, teknesiz deniz gibi, gözsüz insan gibi oluyor. Büyükçe bir ağacın altında bir bankta oturup, sarı yapraklar rüzgar sürüklerken bi sigara içtin mi dünyanın en mutlu insanı olursun. Kahveden bahsetmiyorum bile. Çünkü blogumu okuyorsa bir insan kahveyle aramdaki sapkın ilişkiyi biliyordur. Kahvesiz olmaz. Kahvesiz sigara içilmez. Kahvesiz sonbahar olmaz en başta.

Kapüşonu kafama geçirip, kulağımda müzikle sokakta yürümeyi özlemişim. Yerler de öğleden kalan yağmur kalıntıları. Hele de o koku. Terlemeden yürümek ne güzeldir öyle. Birkaç aya kadar kar da yağar. Hayatımda neredeyse hiç uzun süreli bir kar yağışına maruz kalmadım. Adanalıyım arkadaş ben. Yağmurun ıslattığı yerlerde bile doğru düzgün yürüyemezken kar yağınca ne yapacağım bilmiyorum. Neyse yağsın yağsın, onu da severim ben.

Cistak cistak müzikler yerini alternetif müziğe bırakır. Enstrümanlar zirveyi elektronik müzik zımbırtısından alır.  Yağmurlu bir sonbahar günü tutup da clup müzik dinleyemezsin. Aslında dinlersin de, o zaman ben seni ciddiye almam. Redd dinlersin, Sakin dinlersin, Ali Atay dinlersin, Teoman dinlersin, Candan Erçetin dinlersin, Gece dinlersin, Mehmet Erdem dinlersin, Patti Smith dinlersin, Bob Dylan dinlersin, A Day To Remember dinlersin, Take That dinlersin, dinleyebileceğin kadar cover dinlersin. Güzel olur böyle şeyler.  Eğer yağmur yağarsa ne dinleyeceğinizi zaten biliyorsunuz. Here Comes The Rain Again. Ama bu şarkıyı orya buraya yazıp da bokunu çıkartamazsın. Muse dinlersin bir de. Çok iyi gider yağmurla.

Yağmurlu bir sonbahar akşamı ne içersin peki? Tabi ki kahve içersin. Ama onun da bir adabı vardır. Sütsüz ve şekersiz içersin. Türk kahvesi içmezsin çünkü o sabah içilir sonbaharda. Akşam üstünden sonra hazır kahvelerden içersin. Ya da çay. Bak o tüm gün gider. Kitap okursun. Deli manyak gibi kitap okursun hem de. Emrah Serbes okursun, Hakan Günday okursun. Bukowski okursun ya da.

O zaman sonbahara uygun olsun diye ben bi kahve sigara içeyim sırtıma battaniyemi alıp. Kaloriferleri yaksalar iyiydi.

4 Kasım 2012 Pazar


Bob Dylan - Pledging My Time

Ne vardı sanki 60’lar Amerikasında 20li yaşlarımda olsaydım? Rock’n Roll’a kafayı taksaydım. İstediğim gibi yaşasaydım?

Bob Dylan’ın zirve olduğu zamanlarda plaklarını sabaha kadar açık bıraksaydım. Yalnız ya da birkaç arkadaşımla ahşap tabanlı, kırık aynalı, kirli duvarlı, tahtakurulu bir evde usul usul şarap için eğlenseydik? Ev sahibi yaşlı kadın yemeğimizi verirse yer vermezse yemezdik. Günlerimiz kitapçılarda, plakçılarda geçseydi. İki gün çalışıp, 3 gün yatsaydık.

1966’da Blonde on Blonde çıktığında günü birlik işlerde, kitapçılarda, pizzacıda, restoranlarda tuvalet temizleseydim sırf albümü alabilmek için. Saatlerce sırada bekleseydim plakçının önünde. Kendi kazandığım parayla albüm alacak olmanın haklı gururunu yaşasaydım yüksek binalarda çalışan takım elbiseli insanların yanında pespaye halimle.

Plağı aldıktan sonra yine o kirli odama giderdim kız arkadaşımla, bir şarap eşliğinde gözlerimizi kapatır çoğu zaman, sigaraların birini söndürüp birini yakarak dinlerdik. Kısa sevişmelerle her şarkıyı kutlardık.

Ertesi gün başka bir iş için, başka bir amaçla çıkardık sokağa, ya da günlerce çıkmazdık pis odamızdan, günlerce sevişirdik hayatın anlamı oymuş gibi.

Hoş olurdu bence.

3 Kasım 2012 Cumartesi


Grup Seksendört - Söyle

Bazen hissediyorum. Öyle yalnız kalacağım ki ileride, klipteki adam gibi olacağım. Hayır, yanlış anlaşılmasın. Yalnızlıktan yana bir sıkıntım yok. Hatta mutlu bile olurum. Uğraşmam en azından insanlarla. Başkasının beni ilgilendirmeyen dertlerini dinleyip -ya da dinliyor gibi yapıp- yorum yapmak zorunda kalmam. Başkasının egosu için yaşamam. Beni umursamayan insanları umursuyor gibi görünmem. Peki diyeceksiniz hiç mi arkadaşa ihtiyaç duymayacaksın? Duyacağım elbet. Birkaç tane dostum olsun, hatta birkaç değil 2 tane dostum olsun. Beraber bir şeyler içelim, belirli zamanlarda kahve sigara yapalım yeter bana. İnsanlarla uğraşmak zor. Hele de benimle. Sadece kendi açımdan düşünmüyorum. Sahte arkadaşlıklarla kimseye yük olmak da istemem. Bu bencillikle kimse beni çekemez. Arkadaşım gibi görünüp de arkamdan konuşmasın kimse, en baştan arkadaş olmayalım daha iyi. 
İstediğim arkadaş olayını da tanımlayayım biraz. Önce yanında rahat olmam lazım. Her bokumu anlatabilmem lazım. Çok sık herkese söylenmeyecek boklar yerim ben. Çok fesatlık düşünürüm. Bazen çuvallarım. Bazen bencilliğim başıma bir iş açar. Bazen utanılacak şeyler yaparım. Biri duysa "Senin kadar şerefsizini de görmedim" der hatta bu şeylere. Ama benim arkadaşıma bunu anlatmam lazım. Alttan alsın demiyorum elbet, eleştirsin, ağzıma sıçsın hatta. Ama alınmayayım. Öyle güveneyim, öyle seveyim. Aynı şekilde bana da aynı güvenle yaklaşsın. Aramızda "Boşver" diye bir kelime olmasın. Ne yavşak bir kelime o "Boşver" kelimesi. Ne samimiyetsiz, ne çirkef.
Olmadı diyelim böyle bir arkadaşım, alırım ben de bir manken. Onunla konuşurum. Onunla film izlerim, klipteki gibi. Zaten yalnız film izlemeyi çok severim. Biriyle ama yalnız olurum böylece. Hoş olur. Bana koymaz kimsenin eksikliği.

Nereden bağlayacağımı bilemedim ama şu şarkıyı da dinleyin. Böyle bir his seli oluştu içimde. Sonuçta "Masum değiliz, hiç birimiz."