17 Kasım 2012 Cumartesi

Cumartesi

   Öyle bir gün ki bu cumartesi. Öyle fena bir gün ki. Haftanın yorgunluğunu atmak için güzel bir fırsat olmakla birlikte daha çok yorabiliyor insanı. Çarşambadan sonra en sevdiğim gündür cumartesi. Renginin ne olduğuna tam karar veremiyorum, mavi yeşil ya da karışımı olabilir. Kurşuni diye bir renk var bilir misiniz? Böyle mavi yeşil gri karışımı bir şey. Bi' ara o renk lens kullanmıştım. 

   Eskiden, eskiden dediysem çok da eskiden değil hani. 5-6 yıl önce. Hafta sonları denize giderdik. Cuma akşamdan giderdik hatta. Cumartesi sabah, gözümüze çöp batmış gibi, saat 4'te uyanır balık tutmaya giderdik. Olay güzel, kulağa zevkli geliyor değil mi? Değil işte. O saatte uyan, giyin, tekneyi hazırla, oltaları bağla, arabaya yükle, sahile in, tekneyi indir, motoru çalıştır, zor şeyler bunlar. Bir de soğuk ki hava, burun ucu donuyor insanın. Ama o ilk balık vurduğunda oltaya her şeye bedel, tüm yorgunluk gidiyor bir anda. Hava aydınlanıp ısınmaya başlayınca artık balık da vurmaz olurdu. Dönerdik yavaştan. Dönerken boş durmak da olamaz tabi, levrek tutmak için çalışmalara başlarız. Ki levrek de en sevdiğim balıktır. Sabahın en büyük balıkları da levrek olur genelde. Kıyıya geldiğimizde hava öyle sıcak olur ki, soyunmaya başlardık. Tabi deniz de öyle bir güzel görünüyor, hani cam gibi olur, dipteki taşları görürsünüz ya, öyle olurdu. E tabi Lütfi durur mu? Lütfi dursa Ayşe durur mu? O saatte denizin soğukluğundan bihaber de değiller, hep yapıyorlar bunu ama yine de atlıyorlar buz gibi suya. Birkaç saat yüzdükte sonra ne olur bilirsiniz. Artık parmaklar buruşur ve delimanyak gibi bir açlık gelir. İşte cumartesi daha da anlamlanıyor burada.

   KAHVALTI!
Deniz evimiz kitaplardaki sessiz sahil kasabaları gibi. Hele kışın öyle sakin olur ki, yalnızlığınızı çok güzel hissedersiniz. Sahile giderken içinden geçtiğimiz bir köyde sütçümüz vardı bizim. Kadının adını hatırlamıyorum ama çok severdim. Süt ve peynir alırdık oradan. Köy peynirinin güzelliğinden bahsetmeyeceğim, bilen bilir, bilmeyen de gitsin hemen öğrensin, ayıptır köy peynirinin tadını bilmemek. (Yazarın burada ağzı sulanıyor) Evimizin de bir bahçesi vardı o zamanlar. Şimdi kurumuş otlardan ibaret olsa da eskiden çok güzeldi. Nane, maydanoz yetiştirirdi babaannem. Evet şimdi geliyor. Kahvaltıda köy peyniri, odun ekmeği, taze nane, domates ve çay. Çok orgazmik değil mi? Hem de saatlerce yüzmenin verdiği açlıkla, denize karşı bu kahvaltı kimi tahrik etmez? Keşke diyorum o zamanlar da sigara içseydim, babamı çok iyi anlıyorum. O kahvaltının, o çayın, o deniz manzarasının yanında bir sigara içmeden tablo tamamlanmazmış. 

   Bu kadar şey yazdıktan sonra şimdiye dönmek çok zor oldu şu an. Eskiden böyle mükemmel cumartesiler yaşarken bugün, gece 3'e kadar ders çalışıp, 8'de kalkıp sınava gidip, sınavda her şeyi bok edip, pisliğinden kokmak üzere olan evime gelip, peynir-ekmek ve ice tea ikilisinden oluşan kahvaltı diyemeyeceğim bir öğünü geçirip sigara içiyorum. Hoş mu? Değil. 

  Bu yazıyı buradan çok güzel bir şekilde "Büyüdükçe masumiyetimizi kaybediyoruz."a bağlarım fakat ben küçükken de masum değildim. O farklı bir konu tabi. 

Bu da cumartesi şarkınız olsun, ben de kahve içeyim. 

http://fizy.com/#s/12lyp4

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder