26 Kasım 2012 Pazartesi

Küçücüğüm her şeyim. @kahvedenmadam

Arkadaşlar size birinden bahsetmek istiyorum. Tuğçe, nam-ı diğer kahvedenmadam. E ben kahvedenadam isem onun başka bir şey olması ayıp olurdu. 

Evet, 5 yılı geçkin bir arkadaşlıktan bahsediyorum. 5 yılı geçkin bir kardeşlikten. Hansel ve Gratel olabilmekten. Kötü biten -sonunu bilmiyorum ama kötü bitiyordu sanırım- bir masalı iyiye çevirmekten bahsediyorum. Olanaksızlıkları oldurmaktan bahsediyorum ve Ayna - İstiklaldeyim 'i dinlemenizi istiyorum yazıya başlamadan önce. Bu ayrılık şarkısında bile İstiklal'e tutunup kendi şarkımız yapmamızdan bahsediyorum. 

5 yıl önce, Eylül 2007'de başladı bizim ortaklığımız. Lisenin ilk günü, derse geç gelen bir çocuk vardı hani. İlk gün lan, bir insan yeni bir hayata nasıl offside başlayabilir? Çok da güzel başlar efendim, çok güzel başlamışım ben. Öğleden sonra ilk ders, hoca herkese sormuş nereden geldiğini, puanını vs, ben geç gelince bana da sordu. Ben de en öne oturmuşum tabi, başka sıra kalmamış. Sağ arka çaprazımda bir kız oturuyor. Böyle "küçücük huyu var, türlü türlü huyu var" kalıbını pat diye yapıştırıverdim üzerine daha hiç konuşmadan, hiç göz göze gelmeden. Adana'nın merkezinde okumadım ilköğretimi, ilçede okudum, hoca da bunu duyunca "O zaman siz Tuğçe'yle kader ortağısınız" dedi. Ben de diyorum "Kim lan bu Tuğçe? Daha dakika bir gol bir. Kıyaslandım biriyle. Hay şansıma benim!" Sonra baktım ki sırıtıyor arkadan bana, o da memnun değil, her halinden belli. Meğer o da Kadirli'den gelmiş Adana'ya. Kadirlilileri de hiç sevmem de neyse. O gün yazılmış demek ki bizim kaderimiz, o gün Pervin hoca kehaneti yazmış bize, bağlamış bizi. İlk yıl tabi bi gıcıklıklar bir bi şeyler bende. Herkesten uzak durmalar falan. Tuğçe de hemen girmiş ortamlara. Tabi ben hemen terkettim ön sırayı, en arkaya geçtim. İlk yıla dair hatırladığım başka bir şey yok. Sonra sınıfımızı dağıttılar bizim. Ebemizi siktiler, parça parça ettiler. Ben de o ara ne yapacağını şaşırmış, mala bağlamıştım. Eşit ağırlık seçmişim haddim olmadan. 3 gün dayandım tabi, sonra geri döndüm sayısala. Gide gide Tuğçe'nin sınıfına gitmişim. Tanrıım o ne fena bir sınıf öyle. O nasıl bir dışlama yeni gelenleri, o ne pislik. Biz azınlık olarak kalmışız 5 kişi. E haliyle çok samimi olmak durumunda kaldım ben bu küçücük, yüzünden büyük gamzeli kızla. Arkadaşlar bir saç var bu kızda -nazar değdirdim tabi ben- aslan yelesi mübarek. Böyle kara kuru bir kız. 10. sınıfta dersaneye kayıt olmaya gittim ben. Siktirboktan bir dersaneydi, birkaç arkadaşım için kaydolayım demiştim. Kayıttaki kadın "Ne oluyor böyle Adana Anadolu'dan akın başladı resmen, biraz önce bir kız daha kayıt yaptırdı, Tuğçe'ydi sanırım adı" dedi. Allah dedim, yine buldu beni. Gel zaman git zaman, sınıftaki çoğunluğa karşı durmak, azınlığı korumak derken biz bir samimi olmuşuz, hiç farkında değilim. Aslında biz birbirimizden habersiz şaşılacak derecede aynı şeyleri yapıyormuşuz. Aynı şarkıları dinleyip, aynı geceye bakıyormuşuz pencerelerimizden elimizde kahveyle. O da sabahlara kadar kahve içermiş meğer. Sonradan farkettik bunu. Aramızın bu kadar iyi olmasını kahveye ve radyo programlarına borçluyuz aslında. Ee ne de olsa kadaer ortağıyız. Gurbetteyiz ikimiz de. Farklı insanların arasında yaşıyoruz yalnızlığımızı. Dersaneye gidiyoruz, okula gidiyoruz beraber. Sohbeti de bir güzel ki sormayın. 2008 kasım-aralık zamanıydı. Dersaneye gidelim dedik, sınav sonuçları mı ne açıklanmış, bir de ders çalışalım hevesiyle koyulduk yola. Yürüyerek gitmeye nasıl karar verdik onu da bilmiyorum. Ama yolda dersaneye gidip kahve içmenin hayaliyle yürüyoruz. Birden bir yağmur bastırdı ki anlatılmaz o yağmur. Her bir damla bir Tuğçe kadar neredeyse. Sırılsıklam olduk biz ama artık battı balık yan gider, yürüyoruz yavaştan. Yanımda yürüyen zaten küçücük bir kız, o yağmurda onu bile zor görüyorum. Dersaneye vardık zar zor, kahvelerimizi aldık. O iğrenç kahve bile öyle güzel gelmiştiki bana. Beklemeyelim dedik, çıkalım. Hava o kadar soğuk ki, bir dakika bile geçmeden bardaklar suyla dolmuş, buz gibi olmuş, kahvelikten çıkmıştı artık. Evlerimiz yakın olduğu için birlikte gidiyorduk eve de. O ayrıldı, ben de eve gittim. Beraber yürüdüğümüz, beraber ıslandığımız ilk yağmurdu bu. Üzerinden 4 yıl geçti, hala konuşuruz bunu. 

Tuğçe de bir fesat, bir kıskanç ki sormayın. Benden geri kalmaz yani. Ablam da gıcık aldı tabi en başta. Tuğçe'yi görür görmez seven biri varsa, bırakın, o yalandır, inanmayın. Ablamın Tuğçe'den gıcık aldığını herkes duymuş öğrenmiş etrafımızda. Olay olmuş. (Tabi şimdi bensiz İzmir'de buluşup sürüm sürüm sürtüyorlar, orası ayrı bir konu.) Tuğçe yanımdaki her kızı kıskanır, hatta ablamı bile kıskanır duruma gelmişti artık. Sınıf dağıtılma olayına hiç kimse alışamamıştı o zamanlar. İdare de sınıfı geri toplamakta buldu çareyi. 5 kişiydik biz o iğrenç sınıfta, ben gönüllü oldum gitmek için, o gün beni öyle bir yalnız bıraktı ki o sevgili 4 arkadaşım, öyle sik gibi ortada kaldım ki hala unutamam. Sınıfta kura çekildi de geldiler benimle, yoksa gelmeyecekler, itler. Yeni sınıfımızda Tuğçe'yle birlikte oturduk, pencere kenarı en baştan ikinci sıraya. Sol tarafta ben oturuyorum tabi. Ve oturuş o oturuş, yapıştı kıçlarımız o sıralara. Benim kıçım o zamanlar biraz büyük olduğundan Tuğçe'nin sırasına yapıştı birazı, o da zavallım ne yapsın, avuç içi kadar kıçı var, katlandı bana. Her boku birlikte yapıyoruz artık. Sabah birlikte yürüyoruz, derste birlikte, müziği birlikte dinliyoruz, yemeği birlikte yiyoruz, dersaneye birlikte gidiyoruz finali de eve birlikte yürüyerek yapıyorduk. Günün 13 saati, sabah 7'den akşam 8'e kadar yapışık geziyorduk adeta. Hansel ve Gratel olmamız da oradan geliyor biraz.

Her gün 13 saat birlitelik sonucu benim diğer yarım olmuş Tuğçe. Artık aynı şeyleri düşünür olmuşuz. Bir olay karşısında göz göze gelmemiz yetiyordu karar vermek için. Bir insan hakkında bir göz göze gelmeyle hüküm verebilyorduk. Göz göze gelmelerle gülme krizlerimiz vardı bizim. Hıı bir de, her gün mutlaka kavga etmemiz gerekirdi. Okula yürürken bir cami vardı yolda, aylar sonra farkettik biz bunu, o caminin yanından geçerken mutlaka kavga ediyorduk. Camisiz yoldan gidince kavga yok, caminin önünden geçerken kavga kıyamet. Her sabah, her akşam. Kavga dediysem de maksimum 10 dakika sürerdi, sonrası can ciğer kuzu sarması. 

Okul bittikten sonra bile sol kulağıma kulaklık takamadım uzun bi süre. Okuldayken her sabah, istemsiz bir şekilde mp3'ü açar, sağ kulağıma kulaklığı takar, diğerini Tuğçe'ye verir derse başlardım. Tek başımıza müzik dinlemek mi? Ne haddimize?! 

Çok uzatmadan bitireyim artık yazıyı. Biraz önce 2 haftadır beklediğim mektubumu aldım. Tuğçe İzmir'den göndermiş, doğum günümü kutlamak için. Mektubunda kıçıma bile yer vermiş, sağolsun. Okul hayatım boyunca en salak çıktığım fotoğrafı da arayıp bulmuş, içine koymuş. 

Küçücüğüm, her şeyim, öteki tekim, küçük şeytanım, mezuniyet eşim, sıra arkadaşım, müzik arkadaşım, kahvedaşım, kader ortağım. Hayatımda olduğun için, yaşadığımız her şey için teşekkürü borç bilirim. Şimdi yine bizim şarkılarımızın birini açıp, hediyen olan kupayla kahve içmeye gidiyorum. Ve elbet bir gün, buluşacağız. Elbet bir gün o İstanbul'un amına koyacağız. Hıı bir de, 40ımızda bekar olursak evleniyoruz arkadaşlar. Düğünümüze bekleriz. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder