17 Aralık 2013 Salı

Coldplay - The Scientist


Well, here we are, in the middle of the winter. there is snow everywhere, A cold wind caress our faces, it’s impossible to go out without berets, shawls and gloves. While walking in streets full of snows and feeling warm inside, there is only one voice to hear on headphones, Coldplay. The great vocal and music, helps us feel the winter and the melancholy on air. 
There are such songs, they never get old even though being listened so much and so often. This song, The Scientist, is one of those songs. I’ve been listening this song for years, every winter, for thousands of time, still feeling the same as I listened for the very first time. 
The funny thing in this song, in lyrics, there is a sentence “You don’t know how lovely you are” but, my sweet lover knows. Whenever I mention it, I got an answer like “I know”. That’s funny and very loveable. 
It’s not snowing now. I didn’t have a chance to listen the song while it’s snowing. This is my second year that I’m living my favourite season, winter, with snow. I can’t wait the next time it snows and listen this song while watching the beauty of the nature.

16 Ekim 2013 Çarşamba

Anlamadığım şey şu ki, yabancı şarkıcı / grupların Jesus hakkında zilyon tane şarkı yapmış olması ve herkesin bunu dinlemesi mi doğal olan, yoksa bizde Muhammed'le ilgili şarkı olmaması ve olsa da insanların bunu dinlemeyecek olması mı doğal olan?
Burada, hani lisede, ortaokulda size "İngilizce şarkı neden dinliyorsun? Adam ne diyor anlıyor musun?" dedikleri zamana dönmemiz gerek. Biraz önce "Jesus" isimli bir şarkı dinledim. Müziği çok güzeldi, sözlerin de genelini anladım ama yine de internetten baktım. Şarkıda benim bilmediğim bir sürü hristiyan şeylerinden bahsediyor. Bunu dinleyen binlerce Avrupalı hristiyan var. Müslümanlar da vardır elbet. Hatta İngilizceye hakim olmayan ve benim gibi sözleri merak edip bakmayan bir çok insan dinleyecek. (O lisedeki ortaokuldaki arkadaşlarınızın selamı var size) Ama söylemek istediğim şu: Onlar kendi dinleri ve peygamberleriyle bu kadar barışıkken, şarkıda ona hitap ederek konuşabiliyorken, biz neden "Muhammed" demeye bile çekiniyoruz? Muhammed ile ilgili şarkı yok benim bildiğim kadarıyla. (İlahiler konumuzun dışıdır) Olsa bile bunu dinleyebilir miyiz bilmiyorum. Birkaç kişi dinlerse dinler, onlar da gizli gizli. 
Her müslümanın gerici ve yobaz olduğu düşüncesini, aciz beyinlerinize kim koyduysa, buna inanmamak sizin elinizdeydi. Her şey için çok geç değil elbet, ama sizin kendi yanlışınızı kabul edebileceğinizi pek sanmıyorum.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Yalnızlık soyut değil, somut bir şeydir. Yalnızlık, bir insanın başkalarıyla arasına koyduğu boşluktur. Yalnızlık, insanın diğerlerinden uzak durmasıdır. Yalnızlık ağızdan çıkmayan onca söze rağmen, beyne akın eden binlerce düşüncedir. Yalnızlık bir kafeye gidip, tek başına; etrafı, etraftaki birlikte oturan insanları izleyerek yemek yemektir. Yalnızlık, sigara içerken izmarite uzun uzun bakmaktır.  

Herkesin çevresinde yalnız insanlar vardır. Bir bakın. Sınıfa gelip tek kelime etmeden, telefonuna bile bakmadan, en arka sırada dersi dinleyip, not alıp, dersin bitimiyle birlikte sınıfı ilk terkeden insana bakın. Çıkmak istediği kapıda duran insanlara tek kelime etmeden, nefesini tutup, yanlarından süzülerek geçen insanlara bakın. Yalnızlık, bir insanın otobüsteki diğer insanlardan uzak durması demektir.  Yalnızlık, insanın etrafında, görünmeyen bir küredir. Ne kadar acı çekmişse, ne kadar ihanete uğramışsa, umudunu ne kadar kaybetmişse o kadar büyüktür o küre. O kadar uzak durur insanlardan.  

Yalnızlık soyut değil, somut bir kavramdır.

4 Ekim 2013 Cuma

Nereye gideceğimi bilmiyorum. Büyük kalabalığın içinde, küçücük bir yalnızım. Hangi yol nereye çıkıyor unuttum. Taksiler boş geçiyor, binemiyorum. Hiçbiri götürmeyecek beni, ait olduğum yere. 
Eksiğim yine. Her zamankinden daha eksik bu sefer. Biraz daha yalnız. Biraz daha koyu rengim. 
Hayat damarlarımdan biri koptu sanki. Kalbim olabildiğince yavaşladı. Sakat bir dilenci hızında atıyor; yavaş yavaş, sürünerek. Ne olduğunu kimse bilmiyor, görmedi, inanmadı.

Şimdi ben, parlak bir gökyüzünde, bembeyaz bulutların arasında tek başına siyah bir bulut. Yağmur taşıyorum içimde. Rotası olmayan bir rüzgarla ilerliyorum belli belirsiz. Bir varım, bir yok. Güneşi alınca arkama, güzel bir manzara bakanlar için. Elleriyle kapatmıyorlar artık gözlerini. İçimdeki acı, onlar için doğal bir gölgelik. Henüz karar vermedi rüzgar, nerede duracağıma. Taşıdığım yağmuru nereye bırakacağıma karar vermedi. Damlalarla hangi yolları ıslatıp hangi duvarları yıkacağım hala meçhul. 

Benim acım herkese yetecek.
Küçük siyah bir yağmur bulutuyum bugün. Sürüklenerek tüm şehirleri gezeceğim. Tüm arnavut kaldırımları ıslanacak gözyaşlarımla. Islanmayan bir tek kaldırım taşı dahi kalmayana kadar durmayacak gözyaşlarım. Elbet güneş açacak her geçtiğim sokakta. Islak kaldırımlar kuruyacak, yağmur kokusu iyi gelecek herkese. En son damla düşünce yeryüzüne, ben yine beyaz bir bulut olacağım. 

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Yaklaşık 5 yıl önce, neyim vardı hatırlamıyorum, tek başıma yürüyordum. Sinemanın önünden geçerken afişlere baktığımda görmüştüm filmi.Saniyelik bir kararla bilet alıp girdim ilk seansa. Tek başına izlemenin tehlikeli olacağı bir film. Yalnız kalıp düşünme, kendi hayatını izleme fırsatı gibiydi belki de.

Biraz önce tekrar izledim bu filmi. Yine ani bir kararla. İlk izlememin üzerinden geçen 5 yılda çok kez izledim. Çok kez kendimi buldum, çok kez hayatımın merkezine koydum bu filmi. Çok kez alıntı yaptım, çok kez andım, çok kez hüzünlendim müziklerinde. Hayatımda ilk kez kendi isteğimle şarap almıştım bir gün, ilk kez içtiğim şaraba yakıştırmıştım bu filmi. Ama bu defa, beklediğim gibi olmadı. Bu defa dudağımın kenarında minik bir gülümseme bırakmadı. Bu film ilk kez bu kadar acıttı.

Defalarca izleyip kendimi bulduğum bu film ilk kez korkuttu beni. Dizlerimi göğüsüme çekip izledim, öylesine korktum kendimde. Bu kadar korkunç bir adam mıydım? Gerçekten bu kadar olabilir miydim? Hayatımda süre gelen olayların bu filmde 5 yıl önce çekilmiş olması, benzer karakterlerin bu denli düzensiz yerleştirilmiş olması mümkün müydü?

İlk defa ağırlaştı gözyaşlarım izlerken. İlk defa böyle oldum. İlk defa yarım bıraktım filmi kendi isteğimle. Kendime adadığım bu filmi yarım bıraktım. Sonundan korktum. Sonunu kendime yakıştırmaktan korktum.

Birkaç damla yaş süzüldü gözlerimden. Kapattıktan sonra ekrana bakakaldım, dizlerimi tutuyordum hala. gözlerimi kaçırdım. Biliyordum sonunu, kahretsin ki ezbere biliyordum.

Acı her zaman acı değildir ama. Acı yaşadığını hissettirir insana, hissettirirmiş. Acı, farkındalığı arttırıp bilinçlendirirmiş insanı.

Bu filmi bu aralar izleme kararı almam belki de hayatımda aldığım en güzel karar oldu. İçine girdiğim süreçte nasıl bir insan olduğumu hatırlattı. Ne yapacağım konusunda değil de, ne yapmayacağım konusunda yardımcı oldu. Sanki ilahi bir güç, umarsız bir hatadan döndürmek için bir şeyler gösterdi bana. Sanki o ilahi güç nasıl bir adam olduğumu hatırlamam için bu filmi karşıma çıkartıp kendimi izletti bana.

Güzel şeyler oluyor, daha güzel şeyler olacak.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Ben sana aşık değilim, sadece seni yanımda istiyorum. 
Sana aşık değilim, sadece sesini duymak istiyorum
Dünyadaki tüm sesleri susturup sadece seni duymak istiyorum.

Sana aşık değilim, sadece, gözlerine bakmak istiyorum. 
Sen bana bakmasan da gözlerini görebilmek.

Sana aşık değilim, hayır, değilim
Sadece ellerini tutabilmek istiyorum.

Sana aşık değilim, rakı içerken sen varsın aklımda, hepsi bu. 
Ne zaman açsam radyoyu aklıma geliyorsun,
Hoş, akılmdan hiç çıkmıyorsun. 
Aşk değil bu, o kadar basit değil.
Kadehimi seninle paylaşmak istiyorum. 
Çaresiz kaldığımda omuzlarımdan tutup yanımda olduğunu söylemeni istiyorum. 

Sana aşık değilim, sadece
Gördüğüm her gri renkte,
Baktığım her erimiş demir rengi denizde seni görüyorum. 

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bir filmde gördüğüm ama daha önce gitmediğim, dilini bile bilmediğim bir şehri tek başıma gezmek gibiydi seni sevmek. Biraz sıcak, sancılı ama heyecanlı.

Her köşe başı gözlerin, her kaldırım taşı başka bir heyecan benim için.
Gördüğüm her renk gökkuşağı.

Her gece farklı güzel, her sabah bilmediğim bir dilde, "günaydın".

23 Temmuz 2013 Salı

Bu kaçıncı şafak gördüğüm?
Yüzlerce, binlerce kez doğdu güneş üzerime
Gecenin en karanlığını da gördüm
Gökyüzünün en mavi halini de
Güneşin en parlak rengi bile yetmedi aydınlatmaya zihnimi
Gölgende kalan hayallerim bazen çıktı aydınlığa
Bazen de öyle bir oldu ki
Kan ter içinde kaldım gündüz düşlerimde
Uyku haramdı çoğu zaman, bazense ihanet
Göz kulak oldum şehre, senin şehrine, bizim şehrimize
Pencereni açık bırakmışsın, içeri süzüldüm sessizce
Ay ışığının yüzüne vurmasını izledim, yanı başında
Göz kapaklarını sevdim, kipriklerini
En çok da boynunu sevdim
O uzun, bakmaya doyamadığım boynunu
Bir kez olsun öpemedim yanaklarından
Uyanırsın diye korktum
Uyanırsın ve büyüsü bozulur anın diye ısırdım dudaklarımı
Bir kez olsun soluyamadım nefesini.

11 Temmuz 2013 Perşembe

Keşke.

Öyle yavşak bir kelimedir ki bu "keşke" dünyada daha yavşak bir şey yoktur. "Keşke" pişmanlıktır, "keşke" insanın kendine kızması hatta nefret etmesidir, "keşke" hayıflanmaktır. "Keşke" kaçırılan fırsatların bir daha asla geri gelmeyeceğini bilmektir. Giden fırsatların bir daha gelmeyeceğini bilmenin dayanılmaz acısı ve yüküdür.



Bazen olur, filmlerde olur genelde. Her şeyini kaybetmiş, fırsatları değerlendirememiş, dibe batmış bir adam, geneleve gider. Bir fahişenin koynunda arar huzuru. Dökemediği göz yaşını o fahişenin kim bilir kimlerin dokunduğu göğüslerinde döker. En masum göz yaşı, en kirli göğüslere damlar. Fahişe deyip geçmeyin, ne hayatlar görür o kadınlar. Ne acılara şahit olur. Ve o kadın, bedenini satıp ruhsal benliğini arama yoluna düşmüş o kadın, adamın başına koyar ellerini. Sımsıkı bazen. Belki adam umrunda bile değildir, belki kendi yalnızlığını, kendi çöküntüsünü dindirmek için adama sımsıkı sarılır. Evet, işte tam olarak böyle bir kelimedir "keşke". Bazen insan öyle olur ki, "keşke"nin koynuna sokulur, kirli göğüslerine akıtır göz yaşını. 

Hayatta yolunda gitmeyen şeyler hep olur. Herkesin "keşke"si vardır. Ama bazen başkalarının "keşke"si sizin mutluluğunuz olur. Hayır bencillik değil. "Keşke sen de olsan" dediğinde birisi, o kelimenin tarifsiz acısıyla beraber bir ışık kaplak yüreğinizi. Bir ışık, mutluluğa yakılmış bir meşale. Unutulmadığınızı, bazı insanların hala aklında olduğunuzu, bazı insanların size ihtiyacı olduğunu hatırlatır. Acıdır belki ama dayanacak bir şeydir. Tıpkı bir fahişenin koynunda ağlamak gibi. Pek şerefli bir şey değildir fahişe koynunda ağlamak ama insana anlık bunalımdan kurtulmasına yardımcı olur. Anlık bunalımın sürekli bir bunalıma dönüşmesini engeller. Ferahlatır kısaca.

İnsanlardan "keşke"lerini almayın. Her ne kadar acı vereceğini bilseniz de, sessiz kalarak acı vermek yerine, bir "keşke"yle kurtarın durumu. 

"Keşke" bazen yüzde kocaman bir gülümsemeyle, göz yaşlarının kompozisyonunu oluşturur. 

9 Temmuz 2013 Salı

"Sen kimsin de nasihat ediyorsun" derdirtme potansiyeli olan yazı.

Aylar, yıllar geçtikçe hayattaki her şey değişiyor. Değişiyormuş. En ufak bir şey bile aynı kalmıyor. Zamanın hayatlarımızdan alıp götürdüğü şeylere engel olmak şurada dursun, uzaktan bakabilmek bile zor. Önümüze bakmayı bir anlığına dahi bırakınca işlerin daha da kötüye gideceği gerçeğiyle yüzleşmek, onunla yaşamayı öğrenmek zorundalığı dünyanın en acımasız gerçeklerinden biri.

Pek çok insan var geçmişin tozlu odalarında yaşamaya çalışan, kendini buna zorlayan pek çok insan. Geçmişten kopamadığı için geleceğe açılan pencerelerdeki tozları bir türlü silemeyen bir çok insan. Gelecek çok açık olmasa da bir pencereden görülebilecek kadar yakın. Geleceğe korkuyla bakmaktansa gelecek için bir şeyler yapmak gerek. Savaş alanı dünyada, kuytuya çekilip birinin seni öldürmesini beklemektense, o alana çıkıp savaşmak gerek. Öleceksen de kabullendiğin için değil, amacın uğruna ölmek gerek. 

Aşık olmak güzel mi yoksa dünyanın en boktan şeyi mi bunun cevabını verebilmek çok zor. Herkes için değişen, herkesin kendine göre haklı olduğu bir sorun. İnsanların geçmişleri geleceklerini şekillendirdi bugüne kadar, ve bu değişmeyecek, eminim. Ama değişmeli. Geçmişte yaşadığı hüsranları, gelecekte yaşayacağı mutluluklara engel olarak kullanmamalı insan. Acı çektiren bir aşk, bir ilişki gelecekte başına gelebilecek güzel şeyleri engellememeli. Hayatın bir noktasında, doğru kişi, doğru zaman ikilisi buluşacak, umudu kaybetmemeli. Doğru kişi gelmiştir belki öncesinde, ama insan geçmişin gölgesinden gün ışığına çıkamadığından fark edememiştir. Ya da ışığa çıktığında doğru kişi çoktan gitmiştir.

Her şey yataktan kalktıktan sonra mutfağa gitmeye mi yoksa camdan bakmaya mı karar verebilmekle ilgili. Bırakın mutfağı, kahveyi biraz daha geç için. Önce aralayın perdenizi, açın camı, bir bakın sokağa. Hayatın devam ettiğini görün, hayatla beraber devam edin. 

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Geminin gelmeyeceği gibi güneş de doğmayacak

Hiç gelmeyecek bir gemiyi beklemek gibiydi bazen.
Gelmeyeceğini bilip de küçük umudunu körüklemek gibi içten içe.
Sahilde bir banka oturup gözlerini ufka dikmek gibi.
İskelede içtiğin sigarayla sahilde içtiğin sigaranın farklı olacağını sanarak yolları aşındırmak gibi.
Bazen beklediğini unutup insanları izlemek gibi.
İnsanların gözlerinde gizledikleri endişelerine ortak olmaya çalışmak, buna inanmak gibi.
Benliğindeki yalnızlığı kimseye fark ettirmeden gidermeye çalışmanın verdiği huzursuzluğun, huzura giden yola açılan bir kapı olduğuna inanmak gibi.
Her insan bir kitap değil miydi zaten? Önünden geçen her insanın hayatını düşünerek bir kitap okuyor olmuyor muyuz sanki? Sigaralarından çektikleri her nefesin derinliğiyle dertlerini bağdaştırmaya çalışmak, ileriki sayfaları tahmin etmeye çalışmaktan farklı mı?
İnsanları izlemek kitabın ortasından kopan birkaç sayfayı okumaya benzemiyor mu? Ne başını biliyoruz ne de sonunu bileceğiz. Hüzünlü bir merak, yarım kalmış tatmin. İstediğin gibi tamamlayacağın bir son, huzursuz bir özgürlük aslında.
Sonra kuşlar var.
İnsanlar kuşları özgür sanıyorlar. Çok yazık.
Oysa kuşların evsiz insanlardan ne farkı var?
Gri bulutlara bakarak bekliyordu güneşin çıkmasını.
Güneşi beklerken bulutları sevdi, gemiyi beklerken denizi sevdiği gibi.
Hoş, ne de olsa geminin gelmeyeceği gibi güneş de doğmayacak.

5 Mayıs 2013 Pazar

Ve son olarak dişlerini fırçalamayan tüm insanlara kızgınım

Kahvenizi alın, gelin insanlar, yazıyorum.
Nankörlüğümüzü yazıyorum. Doyumsuzluğumuzu yazıyorum. Hasta yatağımdan, kıskançlığımla yazıyorum. Gezip tozan insanları, okula giden insanları kıskanarak yazıyorum. İspanya'nın sokaklarında, Küba'nın dağlarında hayallerimi yaşayan insanlara olan nefretimle yazıyorum.

Çok nankörüz insanlar. Bunu okuyan herkes, ben, bakkal amca, dilenci teyze, Sabancı Holding yönetim kurulundaki milyarlık saat takan takım elbiseliler, sokakta top oynayan küçük çocuklar hepimiz çok nankörüz. Yetinmeyi bilmeyen, kendini bir şey sanan varlıklarız. Eğitim sistemlerinden, hayattan hiçbir farkımız yok. Hepimiz daha fazlasını istiyoruz. Hiçbir şeyle mutlu olamıyoruz. Ulan, mutlu olmak için o kadar çok nedenimiz varken biz cımbızla çekip buluyoruz bir karalar bağlama sebebi. Başkasının çabalayıp da elde edemediği şeylere sahip olduğumuz için isyan ediyoruz.

Hayat yaşamaya değer mi, Türkiye yaşamak için ideal coğrafya mıdır bilmem ama insan bedeni asla mutlak mutluluğu yakalayabilecek bir konuma sahip değil. "Boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor" denilen yer şüphesiz ki insan zihnidir. Gücünü yadırgadığımız zihindir bizi sürükleyen bu mutsuzluk nehrinin akıntısı. Aciz gözlerimizi açıp biraz etrafımıza baksak, hayat aslında mutlu olacak milyonlarca nedenle dolu. Aynı resme bakan ve biri güneşin doğuşunu görürken diğeri güneşin batışını gören iyimser ve karamsarın klişe hikayesinden bahsetmeyeceğim elbet. Fakat mutlu olmak için o kadar neden varken mutsuz olmamız koyuyor  bana. Tüm insanlar için mutluluğu isteyen, iyi bir insan değildim ben. Ta ki bir haftadır yatağa bağlanana kadar. Bir şeylerin farkına vardım. Bir şeylerin eksikliğini hissettim. Evet, tam da şimdi "Bir şeyin değerini kaybedince anlarsın" klişesini yapıyorum. İnsanlar, biliyor musunuz ki uyurken özgürce sağa sola dönebilmek bir nimetmiş? İstediğiniz zaman su içebilmek bir nimetmiş? Bilmiyorsunuz tabi çoğunuz, çünkü hiç eksik kalmadınız bunlardan.

Demem o ki, dünyada gerçek sorunları, gerçek eksiklikleri, gerçek mutsuzluk sebepleri olan insanların olduğunu unutuyoruz bazen. Okumak isteyip de okuyamayan insanlar varken ben bugün kitaplarımın eksikliğinden dolayı üzüldüm. Okumadığım onca kitap varken hem de. Karısını, kocasını kaybeden onca insan varken bugün bir arkadaşım platonik aşkını başka biriyle gördüğü için kendini içkiye vurdu. Ayakkabı giyecek ayağı olmayan insanlar varken bugün birçok kız dolaplar dolusu ayakkabısına bir yenisini daha eklemek için dükkanları gezdi. Ayakkabı alacak parası olmayan insanlar varken  bugün genç bir kız ayakkabısının aynısını başka birinde gördüğü için bir daha giymemek üzere dolabına fırlattı ayakkabısını.

Eğer hala sıkılmayıp okuyan varsa devam ediyorum. Tüm bunlardan "O zaman insan aldığı nefese bile sevinmeli" sonucunu çıkartmak saçma olur. Benim bahsettiğim tek şey her şeyi dozunda yaşamak gerektiği. Mutsuzluğun bir sınırı vardır mesela. Ayakkabını başka birinde gördüğün için hayata küsemezsin ya da başkasının hayatını zindana çeviremezsin. Böyle bir hakkın yok. O ayakkabının üreticisi olan firmanın aynı ayakkabıdan binlerce ürettiğini bilerek aldın sen onu. Hayır, havan kime?

Çizgi filmlerde sevdiğimiz karakterin galibiyetiyle sevinen çocuklardık biz. Ne ara bu hale geldik? Neden böyle olduk? Herkesin sorunu bu demeyin çünkü değil. Babaannem böyle değil, teyzem böyle değil. Bizden önceki nesiller böyle değil. Üstelik "eski" dediğimiz, beğenmediğimiz o neslin insanlarının çoğu anne baba hatta kardeş kaybetmenin acısını bile yaşadılar. Bir arkadaşı trip attı diye (Trip atma olayına sonra değineceğim) depresyona giren, içkiler içen bir nesil, annesi babası ya da kardeşi ölünce ne yapar? Üstelik benim teyzem tesadüfen bir yerde Zeki Müren şarkısı duymasıyla sevinebilen bir insan.

Eskiden sokakta kavga edip beş dakika sonra aynı takımda maç yapan, aynı oyunu oynayan çocuklarken şimdi bizlerdeki bu trip atma hevesi nedir peki? Mesajlara beş dakika geç cevap verildiği için trip atanlar var. Bunu yapan insan 7-8 yıl önce yaptığı çağrıya 5 dakika geç çağrı atıldığı için de trip atıyordu. Tüm konuşması çağrıyla olan insanlar şimdi "last seen"leri takip ediyor Whatsapp!lerde, ona göre trip atıyor.

Hepimize benim öfkem. Etrafında kendisini seven yığınla insan olduğu halde ilgiye aç olan insanlara, yeşil pasaportu olup da dünyayı gezmeyen insanlara, Almanya'da yaşayan tüm insanlara, İspanya'da yaşayıp da mutsuz olan tüm insanlara, kendini siyasete kaptırmış insanlara, trip atan tüm insanlara. Masumiyetini kaybetmiş tüm insanlara kızgınım. "Eski" olan her şeyi sevmeyen insanlara kızgınım. Kitap okumayan tüm insanlara kızgınım. Ve son olarak aklıma gelen en son sebep, dişlerini fırçalamayan tüm insanalara kızgınım.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Şizofren olduğumu düşünebiliyorsam, şizofren değilimdir.

Merhabalar efendim.
Uzun süredir yazmıyorum. Uzun süredir yazmak için ne vaktim, ne de konum vardı. Şu günlerde zaman ve konu sıkıntısı çekmiyorum.
Evet, şu an saat 3.20, tarih 5 Mayıs 2013 ve günlerden pazar. Çok saçma bir şekilde uyandım uykumdan. Kitap okurken dalmışım. Paulo Coelho'ya sardım bu ara, Portobello Cadısı'ndan sonra Simyacı'ya başladım. Gözlerimi açtığımda aklımda Eminem'in "Not Afraid" şarkısı çalıyordu. Açtım dinledim. Evet, böyle de bir müzik yelpazem var. Koltuk değneklerime zorla da olsa ulaşıp tuvalete gidip geldim. Attım kendimi yatağa. Yattığım yer kapının önü. Hani şu balkona açılan kocaman sürgülü kapılar var ya, orada işte. Doğup büyüdüğüm evde bir odayı geçtim, yatağım bile yok şimdi. Salonda yatıyorum kanepede. Neyse, kendimi kanepeye attım, kapı açık, balkondan öyle bir hava geldi ki, Adana'da yaşamamış birinin bu havayı anlaması imkansız. Bizim apartmanı görmeyen biri de blokların birbirine ne kadar yakın olduğunu anlayamaz. O yüzden burnuma gelen, karşı apartman komşumuzun balkonda içtiği sigaranın kokusuna pek anlam veremeyebilirsiniz. Evet sigara kokusu, gecenin bu mükemmelliğinde gelen sigara kokusu.
Koltuk değneğinden bahsetmiştim. Ayağımı kırdığımdan bahsetmemişim, affola. Evet, ayağımı kırdım, tam bir hafta oldu yatıyorum. Koltuk değneği, tekerlekli sandalye falan uğraşıyorum. Ve bu telaşe içinde, - Gaziantep'ten Adana'ya yapılan acele bir yolculuk, eve akın akın gelen misafirler, sürekli başımda bekleyen bir anne- sigara içmek aklıma bile gelmedi. 4 gündür kendi evimdeyim ve sigara içmedim.
Yazının buraya kadar olan kısmı birazdan yazacağım şeylere nasıl bir hazırlık evresi yaşadığımı açıklıyor. Şimdi asıl yazıya geçelim:

Herkesin hayatında alışkanlıkları ya da yaptığı şeyleri vardır ama ben yine kendi üzerimden gideceğim. Yaptığım, alışkanlık haline getirdiğim o kadar çok şey var kı saysam kimse dinlemek istemez, hatta çoğu insan küfür bile edebilir. Ama bunların en basiti sigara. Çoğumuzun sorunudur. Sigarayı bırakamamak. Oysa hiç düşündük mü ki sigaranın bizi ne denli ele geçirmiş olabileceğini? Ben bir yıldan fazla süredir sigara içiyorum. Son bir yılda sigarasız içtiğim kahve sayısı azdır. Bazen abartığ günde bir paketten fazla sigara içtiğim olmuştur. Kaç gece, sabaha karşı çıkıp da petrolleri gezmişimdir sigara için. Kaç gece arkadaşlarımı uyandırmışımdır, balkondan sigara atsınlar diye. Sigarasız yapamayacağımı düşünürdüm. Sigara bir kaçış mıydı yoksa oyalanmak için bir şey miydi bilmiyorum. Belki herkesin başına geliyordur belki de milyonda bir görülen bir şeydir, belki de basit bir "maymun iştahlılık"tır bu. Bazen bazı şeyleri abartmak. Sigarayı çok abartmışım, zira ayağımı kırdığımdan, Gaziantep'ten Adana'ya ailemin yanına geldiğimden beri sigara içmedim ve açıkçası aklıma gelmedi. Dört saat sigara içmediğim zaman çıldıran ben, dört gündür sigara içmiyorum.

Balkondan burnuma gelen bir sigara kokusu hayatım hakkında çıkarım yapmamı sağladı. Platonik aşklarım düştü aklıma. Bazen olur, birine aşık olurum, kafama takarım, hakkında yazılar yazarım, göndermediğim mektuplar yazarım. Takip ederim, sapığı olurum. Ama bir şey olur birden hevesim kaçar. Bir örnek verecek olursak, birisi vardı, kod adı Bihter. Bir arkadaşımla kim olduğu belli olmasın diye Bihter koymuştuk adını. Bu Bihter'e takılı kalmıştım ben. Çok kısa bir zaman geçirmiştik birlikte ama bana yetmişti sanki. Her şey belirliydi. O da bana aşık olmuştu ama söyleyemiyordu. Senaryom hazırdı. Her şeyi yazmıştım, oynamak kalmıştı sadece. Bu Bihter'i takip ettim ben. Her sosyal platformda peşindeydim. Hakkında dedektif gibi bilgi toplamıştım. Arada konuşuyorduk da ama yetmiyordu. Günlerim kötü geçmeye başlamıştı. Acıya dönüştü, kıskandım bile haddim olmadan. Neler yazdığıma şimdi dönüp bakınca "Vay bee!" diyorum ama öyle bir şeydi ki, her şeyi kafamda kurmuştum. Belki göz göze gelmelerimiz o kadar da uzun sürmemişti, hiçbir anlam taşımıyordu. İzlememi söylediği filmde hiçbir mesaj yoktu, dört kez izlememe hiç gerek yoktu. Gönderdiği, paylaştığı her şarkıyı onlarca kez dinlememe gerek yoktu. Derseniz ki ne oldu sonra? Bilmiyorum. Unuttum. hiçbir çaba sarf etmeden aklımda çıktı gitti. Bihter adını birlikte koyduğumuz arkadaşım sorduğu zaman geldi aklıma. Bir şey söyleyemedim, unutmuştum. Ne zaman ve nasıl unutttuğum hakkında bir fikrim yoktu. Ve neden unuttuğum. Tüm bunların dışında birine aşık olup, elde etmek için deli gibi uğraşıp, elde ettikten sonra hevesimin kaçması durumları da mevcut fakat ona başka bir zaman örnek vermeyi düşünüyorum.

Peki tüm bu olanların açıklaması ne? Neden hayatımda böyle şeyler oluyor ve ben neden böyle şeylere bağlandığımı sanıyorum? Bazen şizofren olduğumu düşünüyorum. Ama sonra şizofren olduğumu düşünebiliyorsam şizofren değilimdir diyorum, geçiyor.

31 Mart 2013 Pazar


Eksik bir şey mi var?

Gökyüzü bazen ciğerime doluyor, bazen de ciğerlerim gökyüzü oluyor.
Bir çay döküyorum ince belli bardağa, tavşan kanı, dumanı tütüyor.
Bir de sigara yakıyorum yanına.
Güzel gidiyor.
Çayımın dumanı süzülürken bir nefes çekiyorum sigaramdan,
Gökyüzüne bir bulut da ben bırakıyorum.
Gökyüzü bazen ciğerime doluyor, bazen de ciğerlerim gökyüzü oluyor.

15 Mart 2013 Cuma

Paris ve Londra'da Beş Parasız


Kitabı ilk Tumblr'da gördüm. Birisi fotoğrafını paylaşıp "Bir gecelik ömrü olan kitabım" gibi bir şey yazmıştı. İsmi Paris ve Londra'da Beş Parasız. Paris'i pek sevmem ama Londra olunca akan sular durur benim için. Arka kapağına baktım internetten. Buyurun;


Hemen D&R'dan sipariş verdim, gelmesini insanlar için küçük ama benim için büyük bir sabırla bekledim. Beklerken heyecanım büyüktü. Zira insanların bu kadar büyüttüğü, ulaşılmaz lüksteki Paris'in arka sokaklarını, yoksul kesimini tanımak için bir fırsatım olacaktı. Aynı şekilde Londra için de. Bu kadar sevdiğim bir şehrin her yönünü öğrenmem için inanılmaz bir fırsat. Hem de 20. yüzyılın ilk yarısındaki hali.
Beklerken kitap geldi, derslerden dolayı çok fazla zaman ayıramama rağmen, 4-5 günde bitirdim. Şimdi biraz inceleyelim:

Öncelikle kitabın beğenmediğim yönlerini söyleyeyim. Gerçi sadece bir yönü var, o da arada Fransızca sözcüklerin kullanımı. Her ne kadar sayfa sonunda açıklama ve çevirileri bulunsa da Fransızca'ya olan kişisel nefretimdendir bundan hoşlanmamam.

Kitabın yazımı, anlatımı, üslübu, çevirisi çok güzel. Anlatılan her şeyi aklınızda canlandırmak mümkün. Betimleme ve öyküleme çok başarılı. Bir insanı tarif ettiğinde insanın hem dış görünüşünü, hem de duygularını ve düşüncelerini canlandırıp hissedebilirsiniz.
Yoksulluk, düşkünlük üzerine yazılmış bir kitap. Ama yoksulları aşağılayıcı değil. Sokakta gördüğünüz dilenciye, üztü başı yırtık saçı sakalı uzamış bir adama bakışınızı değiştirecek bir kitap. Ülkemizde bazı şeylerin abartıldığını göreceksiniz. Öyle ki, tıp okumuş bir Avrupalının düşkünler evinde kalabileceğini göreceksiniz. Açlığın insana etkisini, günlerce aç kalsa da hırsızlık yapmayacak şerefli insanlar olduğunu düşüneceksiniz. Paris'te restoranların nasıl olduğunu, tonlarca para verilen yemeklerin ne aşamalardan geçtiğini göreceksiniz.

Kitabın son sayfalarını okumanızda bir sakınca görmedim ben, buyrun okuyun, zaten sonra gidip alırsınız.



Aklıma geldi, kitabın beni rahatsız eden bir diğer yönü de kapağı. Bu kitabu bu kapağı haketmiyor.
İşte bu da kapağı. bu kitabın kapak tasarımını bana verseler mükemmel işler çıkartabilirdim ortaya.


18 Şubat 2013 Pazartesi

Çok sefer kapıya vurup kaçtım bugüne kadar. Köşedeki tablacının tezgahının arkasına saklandım parmaklarımla susmasını isteyerek. Çok kez kaçırdım konuşma fırsatını, gözlerine bakma fırsatını. Ama artık yapamayacağım. Kaçtıkça daha da acıtacak.
Bugün vurdum kapıya. "Kim o?" sorusuna anlamasız bir şekilde "Benim!" dedim. Sesimi tanımayacak olan ev sahibine. Ayak seslerini duyuyorum, merdivenlerden iniyor. Kapıya henüz gelmedi ama, bekliyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi de olsa bekliyorum.
İstediğim tek şey kapıyı açtığında orada olabilmek.
İstediğim tek şey bu sefer kendimi yenebilmek.

7 Şubat 2013 Perşembe

Ve bir kez daha kaybedeceğim


Kendi hayatıma yakın bir film izledim. Uzun zaman olmuştu beni anlatan bir film izlemeyeli. İzlediğim filmlerdeki hayatlara özenerek geçirmiştim yıllarımı. Yaşadığım topraklarda asla ve asla yaşayamayacağım hayatlara özenerek. Hepsinden sonra da bir gün çekip gitmeyi düşündüm. Keşke diyorum, keşke benim insanlarım ülkemi bu kadar çok sevmeme rağmen bende gitme duygusu uyandırmasalardı.

Filmin son sahnesi o kadar güzel ve aynı zamanda o kadar hüzünlüydü ki, derin nefesler aldım ağlamamak için. Çünkü ben ağlamam. Son dakikalarda bir sigara yaktım. Hayatımda verdiğim en isabetli sigara içme kararı oldu. Mükemmel bir şarkı girdi filmin sonunda. Hiçbir şey yapamadım, kanepeye yığılıp bakakaldım sadece. Sigaram bitti, yenisini yakamadım. Sadece ekrana bakakaldım. Bir şey hissettim sonra. İçimde bir his. Olmasını istediğim bir şey belki. Kapıya diktim gözlerimi sanki birazdan çalacakmış gibi. Beklediğim kişiyi kapıda hayal ettim. Elini kaldırmış, parmaklarını kapıya dokundurmak üzere. Sadece bir an, bir refleks. Kapıda en ufak bir ses duysam sanki her düzelecekmiş gibi. Kapıya koşacaktım. Ama çalmadı. Her zaman olmadığı gibi, kapı çalmadı. Beklediğim kişi bugüne kadar gelmediği gibi, bugün de gelmedi. Beklemeye devam etmeyi isterdim. Ama dayacak gücümün olduğuna emin değilim.

Bir gün. Bir gün o kapı çalacak ama ben gitmiş olacağım. Çok uzaklarda, kimsenin tanımadığı biri olarak yaşamıma başlayacağım. Ben beklerken gelmeyen, ben gidince gelecek. Çok geç olacak her zaman olduğu gibi. Çok geç. Ve mutlu olma şansımı birkez daha kaybedeceğim.

5 Şubat 2013 Salı

Gitmek hiç bu kadar güzel olmamıştı


Büyük bir hevesle gelmiştim memleketime o sömestr tatilinde. Ailemi özlemiştim, arkadaşlarımı, akrabalarımı. İlk günler güzeldi, hasret giderdik ayrı geçirdiğimiz üç ayın ardından. Üç günden sonra çekilmez olmaya başladı. Hayatım değişiyor, kendiminkinden çok farklı bir yaşam tarzına başlıyordum. Sabahları kahvaltı yapmaya zorlanıyordum. Kahvaltı yapmayı çoktan bırakmıştım. Yıllar önce, okul dershane arasında hayatımı unutmuşken unutmuştum kahvaltıyı. Önceleri, daha küçükken, sadece kahveyle geçiştirirdim. Belki yanında küçük bir tablet çikolatayla. Şimdi büyüdüm, kahve ve sigarayla geçiştiriyorum uzmanların en önemli olduğunu söylediği öğünü. Uzmanlara anlam veremem zaten. Ne yani, bunu söyleyen insan “günün en önemli besini uzmanı” mı? Ailemin evinde kahvaltı yapıyor, kahve ve sigara ikilisinin esaretine bırakamıyordum kendimi. Sigara içemiyordum. Her ne kadar kimseden korkum yokmuş, hayatımı sadece kendim yönetiyormuş gibi görünsem de hala annesinden babasından çekinen küçük çocuktum. Sigara içtiğimi söyleyemiyordum. İçki içtiğimi bilmeleri durumda ne yapacaklarını kestiremiyordum. Akrabalarım var sonra. Teyzelerim, halalarım, kuzenlerim. Okulumun nasıl olduğunu, yaşadığım şehrin nasıl olduğunu, kendi evinde yaşamanın nasıl olduğunu soran ve soracak olan bir sürü insan. İlk sorduklarında gururum okşanmıştı. İnsanların merak edeceği işler yapıyordum. İnsanlar hayatımı merak ediyordu. Ama sonraları bu da çekilmez bir hal almaya başladı.

Arkadaşlarımla buluştum bir gün. Hayatıma devam ederken aklıma bile gelmeyen insanların ne yaptıklarını, neler yaşadıklarını dinliyordum. Komik şeyler anlatıyorlardı sanırım, kendimi gülmek zorunda hissettim. Sessizleştiğimi söylediler. Eskiden daha neşeli bir insanmışım. Sigara içmek için bahçeye çıkmama bu kadar şaşırmalarına anlam veremedim. Kendimi sorguladım önce. Bu kadar mı değiştim ben dedim. Eskiden olduğum insanın yapmayacağı şeyler mi yapıyorum? Daha 19 yaşındayım, eskiden olduğum kişi bir kişi bile değil. Bir çocuktu. Düşünmedim, bıraktım. Zaten insanlar birilerine bir şeyler yakıştırmayı, yakıştırmamayı severlerdi. Benim tek sorunum insanları sorgulamaya çok erken başlamış olmamdı.

Derslerimin başlamasından bir hafta önce geldim artık memleketim olan şehre. Kendimi ait hissettiğim şehre. İnsan nerede yaşıyorsa asıl evi orasıdır dedim. Eve girdim, kahvemi yaptım, sigaramı içtim. Özgürlük müdür bilmem ama, rahatlık olduğu kesin. Belki acımasız bir insanım. Beni özleyen, merak eden insanları terk ettim. Ama beden ve akıl sağlığım için, gitmek hiç bu kadar güzel olmamıştı.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Hiç okunmayacak bir kitap yazacağım bir gün.
Hiç dinlenmeyecek bir şarkı besteleyeceğim.
Hiçbir erkeğin sevgilisine okumayacağı bi şiir de yazacağım.
Hiç gitmeyeceğim bir ev alacağım güneyde, verandasında tahta bir masa olacak.
Binmeyeceğim bir arabayı kilitleyeceğim garaja, rengi mavi olacak.
Hiç çalışanı olmayan bir şirket kuracağım günün birinde, iflas edecek.
Hatırlanmayacak arkadaşlıklarım olacak.
Sarhoş etmeyecek bir içki alacağım, koyacağım masaya ve sarhoş olacağım onunla.
En ucuzundan bir sigara alıp yakmayacağım.

Ve tüm bunlardan sonra yazmayan bir kalem alıp dökeceğim içimi.