31 Temmuz 2013 Çarşamba

Ben sana aşık değilim, sadece seni yanımda istiyorum. 
Sana aşık değilim, sadece sesini duymak istiyorum
Dünyadaki tüm sesleri susturup sadece seni duymak istiyorum.

Sana aşık değilim, sadece, gözlerine bakmak istiyorum. 
Sen bana bakmasan da gözlerini görebilmek.

Sana aşık değilim, hayır, değilim
Sadece ellerini tutabilmek istiyorum.

Sana aşık değilim, rakı içerken sen varsın aklımda, hepsi bu. 
Ne zaman açsam radyoyu aklıma geliyorsun,
Hoş, akılmdan hiç çıkmıyorsun. 
Aşk değil bu, o kadar basit değil.
Kadehimi seninle paylaşmak istiyorum. 
Çaresiz kaldığımda omuzlarımdan tutup yanımda olduğunu söylemeni istiyorum. 

Sana aşık değilim, sadece
Gördüğüm her gri renkte,
Baktığım her erimiş demir rengi denizde seni görüyorum. 

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bir filmde gördüğüm ama daha önce gitmediğim, dilini bile bilmediğim bir şehri tek başıma gezmek gibiydi seni sevmek. Biraz sıcak, sancılı ama heyecanlı.

Her köşe başı gözlerin, her kaldırım taşı başka bir heyecan benim için.
Gördüğüm her renk gökkuşağı.

Her gece farklı güzel, her sabah bilmediğim bir dilde, "günaydın".

23 Temmuz 2013 Salı

Bu kaçıncı şafak gördüğüm?
Yüzlerce, binlerce kez doğdu güneş üzerime
Gecenin en karanlığını da gördüm
Gökyüzünün en mavi halini de
Güneşin en parlak rengi bile yetmedi aydınlatmaya zihnimi
Gölgende kalan hayallerim bazen çıktı aydınlığa
Bazen de öyle bir oldu ki
Kan ter içinde kaldım gündüz düşlerimde
Uyku haramdı çoğu zaman, bazense ihanet
Göz kulak oldum şehre, senin şehrine, bizim şehrimize
Pencereni açık bırakmışsın, içeri süzüldüm sessizce
Ay ışığının yüzüne vurmasını izledim, yanı başında
Göz kapaklarını sevdim, kipriklerini
En çok da boynunu sevdim
O uzun, bakmaya doyamadığım boynunu
Bir kez olsun öpemedim yanaklarından
Uyanırsın diye korktum
Uyanırsın ve büyüsü bozulur anın diye ısırdım dudaklarımı
Bir kez olsun soluyamadım nefesini.

11 Temmuz 2013 Perşembe

Keşke.

Öyle yavşak bir kelimedir ki bu "keşke" dünyada daha yavşak bir şey yoktur. "Keşke" pişmanlıktır, "keşke" insanın kendine kızması hatta nefret etmesidir, "keşke" hayıflanmaktır. "Keşke" kaçırılan fırsatların bir daha asla geri gelmeyeceğini bilmektir. Giden fırsatların bir daha gelmeyeceğini bilmenin dayanılmaz acısı ve yüküdür.



Bazen olur, filmlerde olur genelde. Her şeyini kaybetmiş, fırsatları değerlendirememiş, dibe batmış bir adam, geneleve gider. Bir fahişenin koynunda arar huzuru. Dökemediği göz yaşını o fahişenin kim bilir kimlerin dokunduğu göğüslerinde döker. En masum göz yaşı, en kirli göğüslere damlar. Fahişe deyip geçmeyin, ne hayatlar görür o kadınlar. Ne acılara şahit olur. Ve o kadın, bedenini satıp ruhsal benliğini arama yoluna düşmüş o kadın, adamın başına koyar ellerini. Sımsıkı bazen. Belki adam umrunda bile değildir, belki kendi yalnızlığını, kendi çöküntüsünü dindirmek için adama sımsıkı sarılır. Evet, işte tam olarak böyle bir kelimedir "keşke". Bazen insan öyle olur ki, "keşke"nin koynuna sokulur, kirli göğüslerine akıtır göz yaşını. 

Hayatta yolunda gitmeyen şeyler hep olur. Herkesin "keşke"si vardır. Ama bazen başkalarının "keşke"si sizin mutluluğunuz olur. Hayır bencillik değil. "Keşke sen de olsan" dediğinde birisi, o kelimenin tarifsiz acısıyla beraber bir ışık kaplak yüreğinizi. Bir ışık, mutluluğa yakılmış bir meşale. Unutulmadığınızı, bazı insanların hala aklında olduğunuzu, bazı insanların size ihtiyacı olduğunu hatırlatır. Acıdır belki ama dayanacak bir şeydir. Tıpkı bir fahişenin koynunda ağlamak gibi. Pek şerefli bir şey değildir fahişe koynunda ağlamak ama insana anlık bunalımdan kurtulmasına yardımcı olur. Anlık bunalımın sürekli bir bunalıma dönüşmesini engeller. Ferahlatır kısaca.

İnsanlardan "keşke"lerini almayın. Her ne kadar acı vereceğini bilseniz de, sessiz kalarak acı vermek yerine, bir "keşke"yle kurtarın durumu. 

"Keşke" bazen yüzde kocaman bir gülümsemeyle, göz yaşlarının kompozisyonunu oluşturur. 

9 Temmuz 2013 Salı

"Sen kimsin de nasihat ediyorsun" derdirtme potansiyeli olan yazı.

Aylar, yıllar geçtikçe hayattaki her şey değişiyor. Değişiyormuş. En ufak bir şey bile aynı kalmıyor. Zamanın hayatlarımızdan alıp götürdüğü şeylere engel olmak şurada dursun, uzaktan bakabilmek bile zor. Önümüze bakmayı bir anlığına dahi bırakınca işlerin daha da kötüye gideceği gerçeğiyle yüzleşmek, onunla yaşamayı öğrenmek zorundalığı dünyanın en acımasız gerçeklerinden biri.

Pek çok insan var geçmişin tozlu odalarında yaşamaya çalışan, kendini buna zorlayan pek çok insan. Geçmişten kopamadığı için geleceğe açılan pencerelerdeki tozları bir türlü silemeyen bir çok insan. Gelecek çok açık olmasa da bir pencereden görülebilecek kadar yakın. Geleceğe korkuyla bakmaktansa gelecek için bir şeyler yapmak gerek. Savaş alanı dünyada, kuytuya çekilip birinin seni öldürmesini beklemektense, o alana çıkıp savaşmak gerek. Öleceksen de kabullendiğin için değil, amacın uğruna ölmek gerek. 

Aşık olmak güzel mi yoksa dünyanın en boktan şeyi mi bunun cevabını verebilmek çok zor. Herkes için değişen, herkesin kendine göre haklı olduğu bir sorun. İnsanların geçmişleri geleceklerini şekillendirdi bugüne kadar, ve bu değişmeyecek, eminim. Ama değişmeli. Geçmişte yaşadığı hüsranları, gelecekte yaşayacağı mutluluklara engel olarak kullanmamalı insan. Acı çektiren bir aşk, bir ilişki gelecekte başına gelebilecek güzel şeyleri engellememeli. Hayatın bir noktasında, doğru kişi, doğru zaman ikilisi buluşacak, umudu kaybetmemeli. Doğru kişi gelmiştir belki öncesinde, ama insan geçmişin gölgesinden gün ışığına çıkamadığından fark edememiştir. Ya da ışığa çıktığında doğru kişi çoktan gitmiştir.

Her şey yataktan kalktıktan sonra mutfağa gitmeye mi yoksa camdan bakmaya mı karar verebilmekle ilgili. Bırakın mutfağı, kahveyi biraz daha geç için. Önce aralayın perdenizi, açın camı, bir bakın sokağa. Hayatın devam ettiğini görün, hayatla beraber devam edin. 

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Geminin gelmeyeceği gibi güneş de doğmayacak

Hiç gelmeyecek bir gemiyi beklemek gibiydi bazen.
Gelmeyeceğini bilip de küçük umudunu körüklemek gibi içten içe.
Sahilde bir banka oturup gözlerini ufka dikmek gibi.
İskelede içtiğin sigarayla sahilde içtiğin sigaranın farklı olacağını sanarak yolları aşındırmak gibi.
Bazen beklediğini unutup insanları izlemek gibi.
İnsanların gözlerinde gizledikleri endişelerine ortak olmaya çalışmak, buna inanmak gibi.
Benliğindeki yalnızlığı kimseye fark ettirmeden gidermeye çalışmanın verdiği huzursuzluğun, huzura giden yola açılan bir kapı olduğuna inanmak gibi.
Her insan bir kitap değil miydi zaten? Önünden geçen her insanın hayatını düşünerek bir kitap okuyor olmuyor muyuz sanki? Sigaralarından çektikleri her nefesin derinliğiyle dertlerini bağdaştırmaya çalışmak, ileriki sayfaları tahmin etmeye çalışmaktan farklı mı?
İnsanları izlemek kitabın ortasından kopan birkaç sayfayı okumaya benzemiyor mu? Ne başını biliyoruz ne de sonunu bileceğiz. Hüzünlü bir merak, yarım kalmış tatmin. İstediğin gibi tamamlayacağın bir son, huzursuz bir özgürlük aslında.
Sonra kuşlar var.
İnsanlar kuşları özgür sanıyorlar. Çok yazık.
Oysa kuşların evsiz insanlardan ne farkı var?
Gri bulutlara bakarak bekliyordu güneşin çıkmasını.
Güneşi beklerken bulutları sevdi, gemiyi beklerken denizi sevdiği gibi.
Hoş, ne de olsa geminin gelmeyeceği gibi güneş de doğmayacak.